14 Aralık 2011 Çarşamba

MOR DÜŞLER



Şehrinde dolaştım dün gece, mor düşlerimde...

Tren garının merdivenlerinden hızla iniyordum. Çarşının içine doğru kıvrılan yoldan geçip, sırasıyla el ele yürüdüğümüz tüm caddeleri bir bir ardımda bırakıyordum.

O hep oturduğumuz kafenin önünden geçerken, kafamı kaldırıp cam kenarına baktım, her zaman oturduğumuz köşeye... Bomboştu...

Uzun caddeyi bitirip parkın yanından geçtim. Evinin karşısına geldim. Apartmanın kapısından çıkışını izledim, uzaktan, sessizce... Cesaret edip de gelemedim yanına. Ellerinden tutup da kaçıramadım seni, mor düşlerime...

Adın geçiyor her gece, mor düşlerimde...

Tanıdığım, tanımadığım insanlar senden bahsediyorlar. Bana seni anlatıyorlar, bensiz seni... Beni ne kadar özlediğini söylüyorlar. Gözlerin hep etrafı kolaçan ediyor, beni arıyormuşsun. Yolumu gözlüyormuşsun.

Onlara benim de senden farkım olmadığını anlatıyorum. "O şimdi nerede?" diye soruyorum ama cevap vermiyorlar, susuyorlar, başları önlerine eğik...

Yine birlikteydik dün gece, mor düşlerimde...

Ellerin ellerimde, gözlerim gözlerinde... Yine her zamanki gibi sımsıcak bakıyordun bana. Gülümseyerek "Korkulacak bir şey yok artık, hepsi geçti. Bitti..." diyordun. Avuçlarının içini öptüm ve yanaklarıma koydum bunun üzerine.

Ve mor düşler görüyorum hala, gitar çalarken...

(Müzik : Ozzy Osbourne - Dee) 

25 Ekim 2011 Salı

BEKLEMEK




Biliyorum...
Her sabah uyandığında aklından ilk geçeni.
Her gün aynı saatte kahveni içerken, aynı şarkıyı dinlediğini.
Ve bazen pencerenin önünden geçen bir kargaya bakıp onun uzaklara doğru uçuşunu izleyişini.

Görüyorum...
Bir hayalet gibi gizliden gizliye takip ettiğini.
Her gün farklı bir şeyin olmasını heyecanla beklediğini.
Adını doğru yazamadığın adresin etrafında dolandığını
Ama her seferinde de doğru yolu bulduğunu ve o sokaktan içeri girdiğini...

Ve hissediyorum...
Ay ışığının altında tutkuyla tekrar dans etmek istediğini.
Merak ediyorsun, özlüyorsun, bekliyorsun.
Biliyorum, görüyorum, hissediyorum...
Herşey bittiğinde ben orada, rayların sonunda olacağım.

(Müzik: Dmitri Shostakovich - Vals de la Suite de Jazz no2)

16 Ağustos 2011 Salı

21:15


Güneşten daha sıcak, daha parlaktı gözlerin
Ve ateşinle kor ettiğin raylar üzerinde ben,
Umutlarımı arkamda bırakıp
Bir belirsizliğe doğru hızla ilerliyordum.
Feneri sönmüş bir denizci gibi
Sadece soğuk dolunayın ışığı aydınlatıyordu yolumu.
Bir gün tekrar doğmanı dileyerek
Ama bu defa hiç batmamacasına
Kapadım gözlerimi
Aşkımın alevden vagonunda.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

SEBEB-İ HAYATIM



Sonsuz bir karanlığın içinde süzülüyordum şuursuzca. Hiçbir yaşam belirtisi olmaksızın. Ne bir ışık, en bir kalp atışı, ne bir ses, ne bir nefes...

"Ol kün!"

Ve kalp atışları... İki kalp atışı arasında adını andım... Buydu verdiğim tepki... Yaşam tepkim...

Ve derin bir nefes alışla yutup o sonsuz karanlığı, çıktım aydınlığa.

Aydınlık... Alabildiğine aydınlık...

İkinci aldığım nefeste seni doldurdum içime. Vücudumda her hücreye ulaşmanı sağladım. Damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum. Sonsuz bir huzurun içine doğru sürükleniyordum yavaş yavaş...

Etrafımda uçuşan notalar kozmik bir senfoni oluşturuyordu. Seni anlatıyorlardı bana.

Derinlerden gelen renkleri farkettim sonra. Gökkuşağının tüm renkleri bu senfoniye eşlik edercesine raks ediyordu. Senin suretini gösteriyorlardı bana.

Ben hayranlıkla izlerken bütün bu olup bitenleri, bir anda renkler yok oldu, notalar sustu... Sadece kalp atış sesimi duyuyordum... Ve arasında da senin adını...

Gördüklerimden öylesine büyülenmiştim ki, o iki kalp atışı arasında geçen sürede -adını andığım her anda- sana olan özlemim içime sığmaz, taşar oldu.

Korktum... Seni kaybetmekten korktum.

Ve gözlerimden bir damla yaş aktı, süzüldü çeneme. Parmağımın ucuyla aldım o damlayı ve bıraktım sonsuz beyazlığın içine.

Büyüdü...

Büyüdü...

Büyüdü...

Ve sana dönüştü gözyaşı damlam.

O an anladım ki, daha öncesinde izlemiş olduğum kozmik gösteri, aslında sadece bir başlangıçmış. Şimdi gördüğüm ise kozmosun ta kendisi...

Uzandım... Dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum... Ve etrafında dönmeye başladım...

Sen bir bütündün...

Bense etrafında dönen bir parça...

*** *** ***

(Görsel: Man's First Breath by Suzanne Tornquist)
(Müzik : Onur - Moonlight Passion) 

31 Temmuz 2011 Pazar

CocoRosie - CandyLand


CandyLand
Performed by CocoRosie
Directed by Onur Diribaş
(My first video clip - 2007)

19 Haziran 2011 Pazar

YOLLAR



Şimdi kalkmalı... Kalkmalı yataktan, herşeyi yaşadığımız ve adadığımız bu sunaktan. Kapıdan geçip çıkmalı, kıvrılan yollarda kaybolmalı. Yokuşları tırmanıp düzlüğe çıktığımda bulacağım evimin yolunu.

Sadece bir anlığına da olsa geriye dönüp bakmak. An be an uzaklaşan gecenin sıcaklığını bir daha hissetmek için içimde...

Merdivenlerini ağır adımlarla çıktığım köprüleri, teker teker aşıyorum şimdi. Ardımda bıraktığım gecenin ışığı yolumu aydınlatıyor, beni sürüklüyor sardunya bahçelerine doğru.

Yarın bir daha bu yollardan geçebilecek miyim? Kokusunu hala duyabildiğim bu anılara yenileri eklenecek mi?

Bu son değil...

Birgün...

Yine...

Işığı takip et ve ona ulaş.

(Müzik: Portishead - Roads)

11 Haziran 2011 Cumartesi

RÜYALARIM VOL. 4 - ÇÖL



SAVAŞ ARİFESİ

Bir çöl... Çevrem kum tepeleriyle çevrili. Etrafı iyice süzüyorum. Benden başka kimse yok. Mutlak sessizliği arada kum tepelerini yalayarak esen hafif rüzgar bozuyor. Hava bir hayli sıcak...

Kum tepelerine bakıyorum ve kararımı veriyorum. Okçuları şuraya, atlıları buraya yerleştirmeliyim... Savunma hattını şu şekilde kurup, bu yönden taarruza geçmeliyiz...

Ben savaş stratejileri kurarken, ardımda, biraz uzağımda birinin seslendiğini duyuyorum. Geriye dönüp baktığımda üç kişinin kum tepeleri arasından ağır aksak bana doğru ilerlediğini görüyorum. Biri erkek, ikisi kadın... Adam bana seslenirken yavaş yavaş yanıma geliyorlar.

Bedevi kıyafetleri içerindeki adam yanındaki kadınları gösteriyor bana. Kadınlar bir sultanın hareminden çıkmış kadar çekici ve tahrikkar duruyorlar, gözleriyle beni şehvetli bir şekilde süzüyorlar. Adam eğer ilgilenirsem uygun bir fiyata ikisiyle de birlikte olabileceğimi anlatıyor. Kadınların bakışları çok büyüleyici, kendimden geçmeme sebep oluyorlar...

Kadınların gözlerine kilitlenmiş, adamın sesi boğuk bir şekilde zihnimde dolanırken birden kendime geliyorum. "Bu bir tuzak!" diyor içimden bir ses.  Adamın yarın savaşacağım düşmanlarımdan biri olduğunu anlıyorum. Bana bu kadınları sunarken aslında amacının beni bertaraf etmek olduğunu farkediyorum. Teklifinin gerçekten çok cazip olduğunu ama ilgilenmediğimi söyleyerek bir şekilde adamı yanımdan uzaklaştırıyorum, gitmesini sağlıyorum.

ARAFTA BİR SAVAŞ

Kum tepelerinin üzerinden hızlıca süzülüp savaş meydanını havadan görüyorum. Tüm vahşetiyle bir savaş yaşanıyor aşağıda. Kılıçlar çekilmiş, birbirine vurdukça kıvılcımlar çakıyor. Oklar havada uçuşuyor. Kimisinin kolu kopmuş, kimisinin bacağı... Kimisinden acı feryatlar yükseliyor, kimisinden zafer çığlıkları... Atlılar dört dönüyor alanın içinde.

Savaş meydanının üzerinden hızlıca süzülerek karşıdaki tepenin yamacına varıp, alttan yukarıyı, tepenin ucunu görüyorum. Tepenin ucunda kendimi görüyorum. Üzerimdeki bedevi kıyafetlerini ve saçlarımı geriye doğru rüzgar uçuştururken, elimdeki asayı sallıyor, savaş meydanındaki askerlerimi komuta ediyorum. Ve o an anlıyorum; bu yaşanan savaş bir din savaşı ve ben de bir peygamber...

Kızıl birgün doğuyor. Havada kan kokusu var...

(Müzik : Led Zeppelin - Kashmir)

7 Haziran 2011 Salı

RÜYALARIM VOL. 3 - BULUT



Bahçedeyim, amaçsızca dolanıyorum. Bahçe merdivenlerinin orada bir şey görüyorum. Bir bulut... Yerden yaklaşık üç metre yükseklikte. Çok büyük bir kütlesi olmayan, belki bir otomobil boyutlarında bir bulut...

Bir müddet hareketsizce havada asılı duruyor. Sonra bulunduğum yere doğru süzülmeye başlıyor. İlk önce ne yapacağımı bilemiyorum, izliyorum. Yaklaştıkça bir korkuya kapılıyorum ve kaçmaya çalışıyorum. Ben kaçtıkça o beni takip ediyor. Terlediğimi hissediyorum. Yorulduğumu da...

Ve en sonunda, bahçenin bir köşesinde, duvarın dibinde beni sıkıştırıyor. Artık kaçacak hiçbir yer kalmıyor bana. Yenildiğimi kabulleniyorum. Yavaş yavaş üzerime çöküyor. O bana yaklaştıkça kalbim daha da hızlanıyor, histerik bir şekilde nefes alıp vermeye başlıyorum. Omuzlarıma kadar alçalıyor, beni içerisine alıyor...

Artık hiçbir şey göremiyorum. Her taraf bembeyaz bir sis halinde. Bulutun içinde olduğumu biliyorum. Mutlak bir sessizlik hakim içeride. Ne kalp atışımı hissedebiliyorum, ne de nefes alışverişimi duyabiliyorum. Bu dinginlikle birlikte az önce yaşadığım korkunun yerini de bir huzur alıyor ruhumda.

Ve birden nereden geldiğini anlayamadığım, kulaklarımla değil de sanki içimde hissettiğim, ruhumun derinliklerine işleyen ulvi, davudi ve de ilahi o sesi işitiyorum; Allahu ekber ve lillahil hamd

Nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde kendimi evin içinde buluyorum. Odaları geziyorum. Ben gezerken odaları, avizelerin altına yaklaştıkça lambalar yavaş yavaş aydınlanmaya, ben tam altlarındayken de son seviyeye gelip ışıl ışıl parıldamaya ve sonra da kıvılcımlar saçarak patlamaya başlıyorlar. Sanki başımdan aşağı yıldızlar, nurlar yağıyordu. Ve bu bana kutsandığım hissi uyandırıyordu.

(Görsel: Fesetti - Disappear )
(Müzik : Omar Faruk Tekbilek - Salute To The Sun)

6 Haziran 2011 Pazartesi

RÜYALARIM VOL. 2 - MEZAR


Şafak vakti, hava alacakaranlık. Bir uçurumun tepesindeyim. Aşağıda hırçın dalgalar kayaları dövüyorlar. Sesini duyabiliyorum.

Önümde bir mezar, taze bir mezar. Toprağı hala nemli ve kabarık. Etrafı avuç büyüklüğünde taşlarla çevrelenmiş. Başucunda tahtadan yapılmış bir haç. Haçın üzerine, tepesine yerleştirilmiş bir sarık, yeşil beyaz renklerde. Haçın sağ koluna asılı bir tespih, rüzgarda hafif sallanıyor.

Solumda biri var, görmediğim ama varlığını hissettiğim. Sağımda ise bir imam, Kur'an okuyor...

4 Haziran 2011 Cumartesi

RÜYALARIM VOL. 1 - KARANLIK VE SOĞUK



Bir koridor... Yerleri siyah beyaz karolarla döşeli bir koridor. Duvarları dar, tavanı basık... Havada dezenfekte kokusu var. Bir hastane koridoru. Ucunda bir kapı, yamuk yumuk, gotik bir kapı. Kapının orada, tavanda bir floresan lambası, yanıp sönüyor düzensizce...

İçimde anlamsız, korkuyla karışık ama ilk defa yaşadığım bir heyecan. Öylece bekliyorum koridorda. Ses yok, insan yok. Neyi beklediğimi bilmiyorum, neden orada olduğumu da...

Kapının ardından ağır aksak adım sesleri duyuyorum. Kapı açılıyor. Bir hemşire, yeşil ameliyat önlüğü kan içinde, hayli fazlaca... Kucağında bir şey taşıyor, bir yastık ya da tepsi... Bezi kan içinde...

Ağır adımlarla yanıma yaklaşıyor, yaklaştıkça gözleri tavana dikili, trans halinde. Kucağında ne taşıdığını görüyorum. Avuç büyüklüğünde hayvan mı insan mı olduğu belli olmayan ceninler, sanki et parçaları, kanlı...

Hemşire yanımda durup bir şarkı mırıldanıyor; "Yedi ölü bebek, yedisi de yüzüğün içinde..."

Hemşire trans halinde...

Havada kan kokusu var...


(Müzik: Onur - Dark & Cold)

2 Haziran 2011 Perşembe

MÜSLÜM GÜRSES ALKOLDEN ARINMA VE "KLİNİK TEDAVİSİ" ÜZERİNE ANALİZLER


#1) Emin olmamakla birlikte gözlerimiz bizi yanıltmıyorsa eğer ironik bir biçimde çekimin yapıldığı mekan Üsküdar Kuzguncuk'taki Eski Tekel Binası'dır.

#2) "Alkol bütün kötülüklerin anasıdır" temalı bu çalışmada, alkolden nasıl bir "klinik tedavisi" ile arınacağımız bizlere uygulamalı olarak gösterilirken, hatun kişinin büyük bir zevkle sigarasını tüttürmesi izleyiciyi ikilemlere sürüklemekte ve izleyicide az önce izlediği ve artık tiksindiği alkol yerine "Neyse boşver, yak bir sigara" duygusu uyandırmaktadır.

#3) Görselin ilk dakikasında er kişinin "Bağla beni nnnığğaahhh" söylemi ve ilerleyen dakikalarda hatun kişinin bağlı ve hareket edemeyen er kişiye bakarak "zevkle" sigarasını içmesi BDSM Fetişizmi kategorisinde değerlendirilip, "Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayınlar yapılmaması" ilkesini ihlal edebileceğinden +18 yaş uyarı işaretinin konması gerekmektedir.

#4) O kadar çok süt içmek insanda gaz yapar.

#5) Filmin çekildiği dönemi de dikkate alırsak uygulanan "klinik tedavisinde" er kişiye içirilen SEK marka şişe sütler filmin yüksek maliyetini gözler önüne sermektedir. Film yüksek bütçeli bir prodüksiyondur.

#6) Film boyunca alkolden arınmaya çalışan Müslüm Gürses'in bir başka şarkısında geçen "Açılsın meyhaneler / Yıkılsın minareler" sözü izleyiciyi daha farklı çelişkilere sürükleyen bir başka noktadır.

#7) Filmin soundtrack'inde kullanılan şarkı izleyicide "Of ulan! Kuralım çilingir sofrasını, açalım yanına da bir büyük..." deme ve uygulama isteği uyandırmaktadır.

#8) Yukarıda sıralandığı gibi BDSM Fetişizmi ve süt materyallerinin kullanımı aslında yönetmenin, rahatsız filmlerin rahatsız (deli/dahi) yönetmeni Stanley Kubrick'in "A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)" filmine inceden bir göndermesidir. Yönetmen böylelikle büyük ustaya olan saygısını sunmaktadır.

18 Nisan 2011 Pazartesi

MİM SARHOŞLUĞU



Bir süredir süren suskunluğumu tekrar gündeme gelen bir mim dalgası ile bozuyorum. Sağolsun Ds' beni de unutmamış ve mimlemiş. Mim'in konusu; Şu an kendi ruh halinizi anlatan, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. Seçim sizin, hangisini istiyorsanız.

Açık konuşmak gerekirse son zamanlarda çok dalgalı bir ruh hali içerisindeyim. Bu yüzden bunu tarif edecek bir söz, ezgi vs bulamıyorum. Ancak bu halet-i ruhiyenin getirdiği bir durum da şudur ki; son bir kaç haftadır iflah olmaz bir şekilde içki içme isteğine sahibim. Ve bunu fırsat buldukça da sonuna kadar gerçekleştirdim. Fakat bu içmeler sanılanın aksine durgunluk, yorgunluk yaratmak yerine, bende aşırı bir hiperaktiflik yarattı. Sürekli içesim ve kendimi dağa, taşa vurasım var. İçemediğim anlarda da zihnimde sürekli yukarıda paylaştığım şarkının nakaratında geçen "Gimme back my alcohol" sözü dolanıyor. Yazımı Charles Bukowski'nin çok sevdiğim bir sözüyle toparlayıp bitirmek istiyorum:

"Sanırım içmekertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar biçimidir."

(Müzik: Nirvana - Scoff)

14 Mart 2011 Pazartesi

ÇAL YAKAMOZUN ORTASINDA


ÇAL

Hadi şimdi bir şeyler çal benim için
Götür beni çocukluğuma, ufacıklığıma
Ama sende gel benimle
Şöyle bir gezdireyim seni anılarımda
Gör bak hiç de siyah beyaz değil oralar
Henüz hiç kimse terk etmemiş bizi
Binmemiş kimse daha sessiz gemiye
Şarkılar söyleniyor bir ağızdan
Utlar çalınıyor bir yandan
Hadi şimdi sen de bir şeyler çal benim için
Al getir beni yeniden, getir yeniden
Hadi çal, çal şimdi, şimdi çal
Susalım, sessizce yakamozun ortasında
Yakamozun ortasında sessizce
Sen, ben...

*** *** ***

YAKAMOZUN ORTASINDA

Yalnızdım, sensiz başlamıştı metcezir,
Ay pırıltısına selam verdim gitarımla
Ve başladım seni düşünmeye.
Hep seni düşündüm,
Sen ve ben yakamozun ortasında.

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye.
Ama yoktun hiçbir yerde...

Aslında sen hep yanımdaydın,
Aslında sen hep buradaydın.
Düşüncelerimde,
Yüreğimde,
Yakamozun ortasında...

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye,
Yakamozun ortasında...

*** *** ***

25 Şubat 2011 Cuma

BİR RÜYA


Dün gece bir rüya gördüm. Güzel bir rüya... Sıcak bir rüya... Her yer rengarenkti. Bir gökkuşağı misali etrafı renkler sarmıştı. Çok uzun bir aradan sonra kendimi ilk defa böylesine huzurlu hissediyordum. Sanki dünyanın tüm sorunlarından uzaklaşmıştım. Kaygısızdım. Hafiftim.

Önümde bir çiçek tarlası uzanıyordu. Ardında engin bir okyanus görünüyordu. Çiçeklere dokunduğumda onların ayrı ayrı çiçekler olmadığını, aslında bir bütünün parçaları olduğunu fark ettim. Birini koparacak olsam sanki tüm tarla solacak gibiydi.

Çiçekten tarlanın içinde yürümeye başladım. Attığım her adımda toprağı hissetsem de, bu bana havada süzülüyormuşum duygusunu veriyordu. Usulca süzüldüm tarlanın içinde.

Sonra onu gördüm karşımda. Koca tarlanın ortasındaki tek ağacı. Beyaz gövdesi ve kızıl yapraklarıyla uzanıyordu gökyüzüne doğru. Yanına gittim. Üzerinde hiç çiçek olmamasına karşın çok güzel bir koku yayıyordu. Tanıdık bir koku ama ne olduğunu çıkaramadığım. Ona dokunup dokunmama konusunda tereddüdüm vardı. Dokunduğumda tüm yapraklarını dökmesinden korkuyordum.

Etrafında dolandım. Tüm gövdesini inceledim. Üzerindeki kabuklardan olgun bir ağaç olduğu belliydi. Her bir kabuk bir yaşanmışlıktı. Kimisi bir anı, kimisi bir acı, kimisi mutlu geçen bir gün, sevinç, heyecan, üzüntü, kavuşma, kimisi de bir ayrılık iziydi. Ama yine de karşıdan bakıldığında dallarını ilk günkü gibi heyecanla gökyüzüne uzatan genç bir ağaç görünüyordu.

İzler beni köklerine yöneltti. Kalın kökleri toprağa yumuşakça girmişti. Tüm varlığını ona borçlu olduğunu bildiğinden saygıyla tutunmuştu toprağa.

Sonra derin bir nefesle o güzel kokusunu içime çekerek hafifçe dokundum gövdesine. Sıcaktı, sıcacıktı, güneşten daha sıcaktı... Parmak uçlarımdan vücuduma yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Rüzgarın kızıl yapraklarına sürtünüp çıkarttığı sesi duyabiliyordum yüreğimde. Bana anlatıyordu kendisini, yaşadıklarını, gördüklerini, tanık olduğu aşkları, savaşları, ölümleri ve doğumları... Sanki evrenin ilk gününden beri oradaydı ve varolmaya da devam edecekti. Sanki yaşamın kaynağı kendisiydi.

Derken birden sustu. Onun susmasıyla her şey sustu. Ne rüzgarın sesi, ne yaprakların huzurlu hışırtısı, ne kuşların cilveleşmesi, ne de dalgaların şarkısı... Mutlak bir sessizlik... Ürkmüştüm ve titreyerek elimi yavaşça ak gövdesinden çektim. Elimi çekmemle birlikte gövdesi grileşmeye, kızıl yaprakları dökülmeye başladı. Tarladaki çiçekler hızla soldular, boyunlarını büktüler.

Tüm çöküş birkaç dakika içerisinde olmuştu. Şimdi tek gördüğüm kurak bir çölün ortasında, siyah gövdesi ve çarpık dallarıyla gri bulutları parçalayan yaşlı ve de yalnız bir ağaçtı.

Ve uyandım siyah - beyaz bir güne...

*** *** ***

21 Ocak 2011 Cuma

YEŞİL TABAK



Çeşmenin yanından dönüp de bahçesinde dev gibi yükselen heybetli çamı tekrar gördüğümde, kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Buna nasıl dayanacaktım bilmiyordum. Yaşlı evin merdivenlerini çıkarken, nakliyat firmasından gelen işçiler de son kolileri aracın kasasına yüklemiş ve orayı, bir daha geri dönmemecesine terk ediyorlardı.

Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Kapının sesi boş evin içinde vahşi bir kısrağın kişnemesi gibi yankılandı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Fark ettim ki doğduğumdan beri yaşadığım bu evi ilk defa bomboş, eşyasız bir şekilde görüyordum. Garipsedim, yabancılaşmıştım. Sonra odalara bakmak ve unutulan bir şeyler var mı diye kontrol etmek istedim. Her adım atışımda yankılanan ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Önce mutfağa gittim. Küçüktü belki ama önemli miydi bu? Yıllarca burada ne yemekler pişmişti. Eskiden, bayramlarda annem günler öncesinden yemekler yapmaya başlardı. Bir orduya yetecek kadar yemek pişirilirdi o zamanlarda. Birden kendimi havayı koklarken buldum. O su böreğinin, zeytinyağlı yaprak sarmalarının kokusu burnuma gelmişti adeta.

Yatak odasına geçtim sonra. Tuvalet masasının izi hala yerindeydi. Gitarımı boynuma asıp, o büyük aynasının karşısına geçip ergen yaşlarda, ilk konserimi verdiğimi anımsadım yüzümde hafif bir tebessüm ile…

Sonra salona uğradım. Ablam ve benim tarafımdan en çok eleştiri alan odasıydı evin. Sadece misafir geldiğinde oturulurdu salonda, o pufidik minderli koltuklarında. Anneme şakayla karışık “Madem böyle bir oda var, illa misafir geldiğinde mi oturmalıyız?” diye söylenir ve otururduk ablamla karşılıklı. O bayramlarda, davetlerde, özel gün ve gecelerde az kişi ağırlamadı orası. Şimdi hayaletlerini görüyorum o insanların. Sanki hala orada, hala o leziz sohbetlerini ediyorlar.

Adımlarım beni odama, daha doğrusu bir dönem sürekli ama ablam taşındıktan sonra, sadece buraya geldiğinde paylaştığım odamıza götürdü yavaş yavaş. Kapısını açarken sanki aynı eşyalar ile görecekmişim gibi hissettim. Sanki her zaman olduğu gibi odama giriyordum. Ama bir kez daha boş bir odayla karşılaşmak beni gerçeğe geri döndürdü. “Ah şu oda duvarlarının dili olsa da konuşsa” diye düşündüm. Ablamla uzun geceler boyu geçen sohbetlerimizi mi anlatırlar, dostlarımla birlikte oturup içki içtiğimiz zamanları ve yaptığımız besteleri mi dillendirirler, sevgililerimle baş başa geçirdiğim romantik ve tutkulu anları mı utanarak söylerler, yoksa yalnız başına geçirdiğim ve kimi zaman hayatı sorguladığım, kimi zaman da ağladığım anları mı fısıldarlar… Tüm o anıların sesleri odanın içerisine hapsolmuş gibiydi.

Tam odadan çıkacaktım ki kapının ardında işçilerin almayı unuttukları bir koliyi gördüm. Sürükleyip koliyi antreye doğru geçtim. Merdivenin başına oturdum. Kolinin ağzı henüz bantlanmamıştı. İçini açıp baktığımda “Yeşil Tabağı” gördüm. Çıkardım içerisinden ve kucağıma aldım. Yeşil Tabak, çocukluğumdaki en değerli eşyalarımı ve şekerlerimi içine koyduğum, zaman zaman kenarında köşesinde oyuncak adamlarımı yürüttüğüm, arabalarımı sürdüğüm, evimizin önemli bir eşyası olan camdan yapılma, antika koca bir çanaktı. Ama adı hep "Yeşil Tabaktı".

Kucağımda Yeşil Tabak, merdivende oturup bahçeyi izlerken aklıma ben daha 4-5 yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğraf geldi. Aynı yine bu merdivende çekilmiş bir fotoğraf. Şu an tam oturduğum bu basamakta dedem oturuyor, onun hemen altındaki basamakta babam ve bir basamak daha altta ben oturuyordum. O fotoğrafı çok anlamlı ve imgesel bulmuşumdur hep. Üç kuşak anlam, önem ve yaş sıralamasına göre merdivende yerlerini almıştı o pozda.

Ve o an işte daha fazla kendimi tutamayarak gözyaşları içerisinde hıçkırıklara boğuldum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar çenemde birikip Yeşil Tabağın içerisine damlıyordu. Bir kez daha Yeşil Tabak en değerli şeylerimi koruyordu…

- SON -

(Müzik: Mirkelam - Hatıralar)

4 Ocak 2011 Salı

ODYA MİTLERİ




…Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Bir su damlası gibi berrak ve serin yüreği,
Onu taşıyan billurdan bedeniyle,
İnsan suretine büründü,
Işığıyla aydınlatacak ruh bulmak üzere…

*** *** ***

Çiçeklerle bezenmiş yolda, ayakları yere basmadan geliyordu Odya,
Kokular ve tılsımlarla
Cennet varsa eğer, onun geldiği yerdi
Ve onun yüzüne bakabilmek tüm tatlara eşdeğerdi…

*** *** ***

Karanlık gecede parladı Odya’nın yüzü, gölün yüzeyindeki nergis çiçekleri kokusunun ardına gizlenmiş olan sahibesini görünce… “Sahibem?” diye fısıldadı Odya…

Derinden bir soluk duyuldu önce, rüzgarın esintisi sonra, inceden hafif bir yağmur başladı usul usul gölün üstüne.

Odya’nın yüzüne düşen damlalar kristal halini aldılar ve döküldüler oradan Odya’nın ellerine… Sonra eğildi Odya, bir nergis çiçeğini aldı ve ellerindeki kristalleri içine koyarak hafifçe sürdü gölün üzerinde ileriye, sahibesine doğru.

Kız eğilip aldı sudakini ve “Ben sahiben değil, ustanım senin” dedi, “kalbinin aynasıyım senin…”

“Peki öyleyse” dedi Odya, “Ustamsanız benim, hangi konuda eğitim alacağım sizden? Eğer ki kalbimin aynası iseniz, bu kadar güzel midir kalbim, sizin gibi?”

“Ben senin kalbin kadar saf ve güzel değilim” dedi kız… “Herhangi bir eğitim de almayacaksın benden, sadece fazlalıkları atıp heykeli ortaya çıkarıyorum ben.”

Odya sevinçle “O zaman siz bir sanatçı olmalısınız, benim gibi!” dedi. Odya şimdi nergis çiçeklerine basarak gölün yüzeyinde yürümeye başladı, kıza doğru ilerliyordu, ellerini açmıştı, bedeni ıslaktı ve rüzgar uzun dalgalı saçlarını uçuşturuyordu geriye doğru…

Odya tuttu kızın kar beyazı ellerinden, teni ipek gibiydi… Birkaç nergisi birleştirdi ve yanına çekti kızı… Ustasının yüzü Odya’nın ışığından parladı gecenin kör karanlığında… Şimdi gölün üzerinde, yağmurun altında iki parlak siluet duruyordu… Odya hafifçe uzandı ve kızın dudaklarına dudaklarını yaklaştırdı...

Nefeslerinin sıcaklığını hissedebiliyorlardı… Kalplerinin atışlarını da… Kız gözlerini kapamıştı, Odya ise yüreğinin yansımasına bakar gibiydi… Ve o anda, o iki kalp atışının arasındaki zamanda olan olmuştu, Odya ustasının dudaklarına dudaklarını dokundurmuş, kızı öpmüştü! Ve işte o anda zaman duruvermişti, yağmur yağmıyordu, damlalar havada asılı kalmıştı, rüzgarın sesi yaprakların üzerinde duruyordu…

Ve karanlık gece…

Gölün üzerindeki aşıklardan öyle parlak bir ışık saçılmıştı ki geceye, her yer güneşin aydınlattığından daha parlak olmuştu ve havadaki yağmur damlaları parıldıyor, bir gökkuşağı onları sarıyordu…

*** *** ***

…Ve ağladı Bulutların Kızı,
Gözünden dökülen bir damla yaş süzülmeye başladı gökyüzünde
Ve içinde Odya…
Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Uyandı ikinci uykusuna…

*** *** ***

…Ve güneş doğdu bütün ihtişamıyla
Odya onu karşılamak için yükseldi ve çıktı bulutlar arasına
Ve orada rastladı Bulutların Kızı’na, onu yaratana
Ve ağladı Odya
Gözünden süzülen bir damla yaş karıştı bulutlara
Oradan da düştü toprağa
Ve içinde Odya
Uyandı üçüncü uykusuna…


*** *** ***

(Müzik: Onur - 14)
(Resim: Vladimir Kush - Haven)