Babalar ve Oğulları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Babalar ve Oğulları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2011 Cuma

YEŞİL TABAK



Çeşmenin yanından dönüp de bahçesinde dev gibi yükselen heybetli çamı tekrar gördüğümde, kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Buna nasıl dayanacaktım bilmiyordum. Yaşlı evin merdivenlerini çıkarken, nakliyat firmasından gelen işçiler de son kolileri aracın kasasına yüklemiş ve orayı, bir daha geri dönmemecesine terk ediyorlardı.

Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Kapının sesi boş evin içinde vahşi bir kısrağın kişnemesi gibi yankılandı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Fark ettim ki doğduğumdan beri yaşadığım bu evi ilk defa bomboş, eşyasız bir şekilde görüyordum. Garipsedim, yabancılaşmıştım. Sonra odalara bakmak ve unutulan bir şeyler var mı diye kontrol etmek istedim. Her adım atışımda yankılanan ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Önce mutfağa gittim. Küçüktü belki ama önemli miydi bu? Yıllarca burada ne yemekler pişmişti. Eskiden, bayramlarda annem günler öncesinden yemekler yapmaya başlardı. Bir orduya yetecek kadar yemek pişirilirdi o zamanlarda. Birden kendimi havayı koklarken buldum. O su böreğinin, zeytinyağlı yaprak sarmalarının kokusu burnuma gelmişti adeta.

Yatak odasına geçtim sonra. Tuvalet masasının izi hala yerindeydi. Gitarımı boynuma asıp, o büyük aynasının karşısına geçip ergen yaşlarda, ilk konserimi verdiğimi anımsadım yüzümde hafif bir tebessüm ile…

Sonra salona uğradım. Ablam ve benim tarafımdan en çok eleştiri alan odasıydı evin. Sadece misafir geldiğinde oturulurdu salonda, o pufidik minderli koltuklarında. Anneme şakayla karışık “Madem böyle bir oda var, illa misafir geldiğinde mi oturmalıyız?” diye söylenir ve otururduk ablamla karşılıklı. O bayramlarda, davetlerde, özel gün ve gecelerde az kişi ağırlamadı orası. Şimdi hayaletlerini görüyorum o insanların. Sanki hala orada, hala o leziz sohbetlerini ediyorlar.

Adımlarım beni odama, daha doğrusu bir dönem sürekli ama ablam taşındıktan sonra, sadece buraya geldiğinde paylaştığım odamıza götürdü yavaş yavaş. Kapısını açarken sanki aynı eşyalar ile görecekmişim gibi hissettim. Sanki her zaman olduğu gibi odama giriyordum. Ama bir kez daha boş bir odayla karşılaşmak beni gerçeğe geri döndürdü. “Ah şu oda duvarlarının dili olsa da konuşsa” diye düşündüm. Ablamla uzun geceler boyu geçen sohbetlerimizi mi anlatırlar, dostlarımla birlikte oturup içki içtiğimiz zamanları ve yaptığımız besteleri mi dillendirirler, sevgililerimle baş başa geçirdiğim romantik ve tutkulu anları mı utanarak söylerler, yoksa yalnız başına geçirdiğim ve kimi zaman hayatı sorguladığım, kimi zaman da ağladığım anları mı fısıldarlar… Tüm o anıların sesleri odanın içerisine hapsolmuş gibiydi.

Tam odadan çıkacaktım ki kapının ardında işçilerin almayı unuttukları bir koliyi gördüm. Sürükleyip koliyi antreye doğru geçtim. Merdivenin başına oturdum. Kolinin ağzı henüz bantlanmamıştı. İçini açıp baktığımda “Yeşil Tabağı” gördüm. Çıkardım içerisinden ve kucağıma aldım. Yeşil Tabak, çocukluğumdaki en değerli eşyalarımı ve şekerlerimi içine koyduğum, zaman zaman kenarında köşesinde oyuncak adamlarımı yürüttüğüm, arabalarımı sürdüğüm, evimizin önemli bir eşyası olan camdan yapılma, antika koca bir çanaktı. Ama adı hep "Yeşil Tabaktı".

Kucağımda Yeşil Tabak, merdivende oturup bahçeyi izlerken aklıma ben daha 4-5 yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğraf geldi. Aynı yine bu merdivende çekilmiş bir fotoğraf. Şu an tam oturduğum bu basamakta dedem oturuyor, onun hemen altındaki basamakta babam ve bir basamak daha altta ben oturuyordum. O fotoğrafı çok anlamlı ve imgesel bulmuşumdur hep. Üç kuşak anlam, önem ve yaş sıralamasına göre merdivende yerlerini almıştı o pozda.

Ve o an işte daha fazla kendimi tutamayarak gözyaşları içerisinde hıçkırıklara boğuldum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar çenemde birikip Yeşil Tabağın içerisine damlıyordu. Bir kez daha Yeşil Tabak en değerli şeylerimi koruyordu…

- SON -





(Müzik: Mirkelam - Hatıralar)

2 Eylül 2010 Perşembe

OLMAYANA MEKTUP



(Babamın, dedemin ölümünden tam 2 yıl sonra dedem Fahri Bey'e yazdığı mektup)


Bugün senden ayrılalı tam iki yıl oldu.

730 günün bir tanesinde bile seni göremedim. Elini tutamadım, yanağını öpemedim, bağrıma basıp sıkı sıkı sarılamadım.

Evde tek başıma otururken, kapıda anahtar dönmedi ve sen içeriye girmedin. Yağmur indikçe bardaktan boşanırcasına, balkona çıkıp seyrederken sen yanımda yoktun.

Beşiktaş Şampiyonlar Ligi'ne kalırken, G.S. şampiyon olurken sevinci o kadar yalnız yaşadım ki.

Apti, Yüksel, Fikret senin yokluğunu hiç aratmadılar, ne kadar iyi arkadaşlar seçmişsin kendine.

Bugün dudaklarımızda dualar sana geleceğiz bir kere daha, orada mısın diye soramıyorum bile.

Fatih Caddesi boynu bükük uzanıp duruyor, kara bir yılan gibi mahallenin ortasında. Her geçişimde kaldırımlara bakıyorum, Fötrlü Aslan geliyor mu diye. Hayır, yok.

Zırt pırt telefon çalıyor evde, yokluğun geliyor aklıma. Bir tek kişi de seni aramıyor, tuhaf değil mi? Oysa daha evvelden muhtarsın diye 10 telefonun 9'u senin için çalardı.

Yaz geldi geçti, bana "bu sene Trabzon'a - Erzurum'a gitmek istiyorum" demedin.

Artık yok evde gerdan haşlamaları, paça ve işkembeler. Kimse eve gelirken dolu filelerle gelmiyor.

Yaşamak canımı sıkıyor. Kimse senin aradığına dair 730 gündür not vermedi. 730 gündür bu kadar çabuk mu unuttun beni diye düşünüyorum zaman zaman. Ama beni unutmayacağını, unutmadığını biliyorum. Gelinini de, torunlarını da... Ama oralardan bir bağlantı kurulması mümkün değil.

Geçen gün Mehmet Bey ile beraberdim. Her karşılaştığımızda ilk olarak seni sorardı. Bu kez adını bile anmadı. Ama beni ne zaman görse, gözleri dolu dolu oluyor. Belki neler geçiyor aklından ama söylemiyor, söyleyemiyor.

Sen gittiğinden beri yine kapı çalınıyor, yine sütçü süt getiriyor. İşte televizyonda yine aynı haberler, değişen hiçbir şey yok. Yalnızlık, sensizlik dışında değişen hiçbir şey yok.

Seval Çekmece'den arıyor. Gönül de arar mutlaka. Başka da kimsemiz yok, biliyorsun.

Günler geçiyor babacığım. Her geçen dakikayı, beni sana yaklaştırdığı için seviyorum. Eskiden nasıl üzülürdüm, zaman geçiyor, birgün senden ayrılacağım diye. Ama şimdi herşey tersine döndü.

Zaman zaman düşünüyorum, her mumluğa bir yıldız koparıp koysam gökyüzünden, ne kadar yakışırdı sana diye. Ve sonra söndürüp ışıkları evin içinde sanki sen divanda uzanmışsın gibi konuşuyorum seninle. Konuşuyorum... Konuşuyorum... Herşeyimi paylaşıyorum seninle. Tıpkı eski günlerdeki gibi.

Herşeye tahammül edebiliyor insan. Allah böyle bir sabır vermiş kullarına. Ama tahammülü olmayan bir tek şey var. Senin sevginden mahrum olmak. Bunu hissedebilmek... İşte ölmeden bu öldürüyor insanı.

Doğduğu zaman ismini severek ve çok gururlanarak koyduğun kraliçe Melike ile kardeşi Onur artık büyüdüler. Birbirlerine çok bağlılar. Aynur bizleri çekip çeviriyor. Ailemizin medar-ı iftiharı o.

Gönül her gece sizler için dualar okuyor. Herhalde bu bakımdan çok rahatsınızdır. Seval de sizleri tabi aklından hiç eksik etmiyordur.

Seni saygı ve sevgi ile arıyor, yüce Allah'tan rahmetler diliyoruz.

Hepimiz ellerinizden öperiz. Rahat uyuyun.


Oğlun Ünal
(24.12.1997)