27 Aralık 2010 Pazartesi

ÇABUK OL ELENI




Hızla yağan sağanak yağmurun altında paniklemiş ve de ürkmüş insan kalabalığını bir devriye arabası sirenleriyle ayırmaya çalışıyordu. Etraf asker kaynıyordu. Sirenlere, ağlayanlara bir de gök gürültüsünün sesi eklenince tam bir kaos ortamı hakimdi bölgeye.

“Durum nedir? Rapor verin bana.” diye söze başladı cipten inerken genç bir Nazi Subayı.

“Durum şu efendim: Görgü tanıklarının anlattıklarına göre restorana ilk önce biri erkek biri kadın iki kişi gelmiş. Daha sonrasında sarışın bir adam daha. Sıradan bir sohbet ortamı hakimmiş. Adamlardan uzun olanı tuvalete gitmek için kalkmış. Daha sonra da kadın –ki nedenini daha öğrenemedik, delirip iki adamı da vurmuş ve kaçmış.”

“Kim bu adamlar peki? Sabıkaları var mı? Kadın kim?”

“Kadının kim olduğunu henüz bilmiyoruz. Adamlar ise direnişçilerden efendim. Uzun olanı Kuzey Cephesinde savaşmış. Sarışın olan ise komünist gruplara üyeymiş. Pek çok bombalı eylemde adı geçiyor.”

Subay ağır adımlarla içeriye doğru ilerliyordu. İçeri girdiğin de ise gerçekten korkunç bir manzarayla karşılaştı. Koca bir kan gölünün içinde iki ceset yatıyordu. İçerisini ise ağır bir koku sarmıştı. Ama işin ilginç tarafı bu koku alışıla geldik ceset kokusu değildi.

“Bu koku da neyin nesi?” diye içinden geçirdi genç subay.

*** *** ***

“Çabuk ol Eleni! Geç kalmak istemiyorum!” diye bağırdı adam. Bunun üzerine kadın biraz daha hızlı yürümeye başladı. Atina’nın dar sokaklarında yağmurdan daha fazla ıslanmamak için saçakların altına sığınarak yürümeye çalışıyorlardı.

“Yağmur üç gündür durmadan yağıyor, donuma kadar ıslandım! Eleni hadi!”

“Tamam Alex! Elimden geleni yapıyorum!” diye karşılık verdi kadın.

Adam yaklaşık 1.90 vardı ve biraz da yapılıydı. Lise dönemlerinde okul takımında yer alan ve okul çıkışı serserilik yapan tiplerdendi. Savaş patlak verince okulunu bırakmış ve orduya yazılmıştı. Kuzey Cephesinde savaşırken gözüne saplanan bir şarapnel parçası yüzünden, eline gazi madalyası verilmiş ve evine yollanmıştı. Şimdi yaşı otuzuna merdiven dayamasına rağmen mihver devletlere karşı mücadelesini sivil olarak veriyordu.

Kadın ise ondan kısa idi. Alımlı bir vücudu, kızıl saçları ve yeşil gözleri vardı. Atina’nın arka caddelerindeki bir genel evde çalışıyordu, ta ki müşterilerinden biri olan Alex’e kapılana kadar. Şimdi günün her saati onunla takılıyor.

…Ve sonunda gelmişlerdi restoranın önüne. İçeri girdiler ve bir masaya oturdular. Birkaç dakika öylece sessiz oturdular. Alex sürekli etrafa bakınıp duruyordu, gelenlere ve çıkanlara… Oturdukları yerden onlara bakmak kolaydı.

Garson kız yanlarına gelip ne istediklerini sordu.

“Hımm… Ben bir tiramisu bir de kırmızı şarap alacağım” dedi Eleni mönüye bakarak.

“Siz bayım?”

“Ben bir soğuk bira istiyorum ve de senin o nefis kalçalarının tadına bakmak.”

“Alex!” dedi kadın sertçe. Adam kıs kıs gülüyordu. Garson kız bu tip durumlarla her gün karşılaştığı için umursamadı ve siparişleri hazırlamaya gitti.

“Kimi bekliyoruz Alex?”

“Kapa çeneni! Ve ben sana konuş diyene kadar da konuşma! Tamam mı?”

“…”

“Sana bir şey sorduk! Tamam mı?”

Kadın kısık ve ağlamaklı bir sesle “tamam” dedi. Bu sırada garson kız tekrar geldi masaya. Siparişleri servis yaptıktan sonra:

“Borcunuz 5 drahmi” dedi ve çekti gitti.

Adam ceplerini yokladı ve kadına bakıp “5 drahmin var mı Eleni?” diye sordu. Kadın hiç cevap vermeden sadece kafasını kaldırıp adama baktı. Adam hiçbir zaman yanında para taşımazdı. Her defasında Eleni’den para isterdi. Kadın “var” der gibi kafasını salladı ve tatlısını yemeğe devam etti.

O sırada restoranın kapısı bir daha açıldı ve içeri sarışın bir adam girdi. Islaktı. Şaşkın şaşkın etrafa bakarken Alex' in sesini duydu:

“Hey Greg!”

Adam sesin geldiği yöne doğru döndü. Alex ile Eleni’yi görünce suratındaki hafif bir tebessümle birlikte masalarına doğru yürümeye başladı.

“Alex! Naber? Hey fıstık sen nasılsın bakalım?”

“Otur Greg. Dur sana bir bira ısmarlayayım.” Adam garson kıza seslendi ve masaya bir bira daha getirmesini emretti. Bu sırada Gregor Eleni ile konuşuyordu, havadan sudan.

“Demek az daha vuruluyordun ha?” diye söze girdi Alex.

“Evet, az daha bomba götümde patlıyordu bu sefer. Seninle yaptığım son işti bu. Bir daha bu işlere bulaştırma beni.”

“Hadi anlatsana olayı. Nasıl kurtuldun bombadan?”

Tam o sırada garson kız tekrar masalarına uğradı. Birayı bırakıp gitti.

Birliğin önünde mi oldu olay?”

“Tam önünde değil, birkaç yüz metre ötesinde…”

İki adam hararetli bir şekilde konuşmaya daldılar. Kadın ise birkaç dakika onların konuşmalarını anlamsız bir şekilde dinledi ve daha sonra sıkılarak etrafa bakınmaya başladı. Dışarıda hala yağmur yağıyordu. Restoranın içi ise kimi dışarıdan yeni gelmiş olan ıslak insanlarla, kimi de dışarıya çıkıp tekrar ıslanacak olan insanlarla doluydu. Eleni içerideki insanları süzmeye başladı:

Sol masada yaşlı bir adam vardı ve yorgun görünüyordu. Çok yavaş hareketlerle yemeğini yemeye çalışıyordu. Onun arkasındaki masada ise genç bir kadın üç ile beş yaşları arasındaki kız çocuğuna bir hikaye kitabı okuyor, bu sırada çocuk ise yemeğini yemeye çalışıyordu. Sağ köşedeki masadaysa daha çocuk denecek yaşlarda olan bir çift çok ateşli bir şekilde öpüşüyorlardı. Eleni tekrar kendi masasına ilgisini verdi. Tiramisudan bir çatal daha aldı ve bu iki adamın konuşmalarını dinlemeye devam etti.

“Baktım ileride iki tane nazi askeri var. Arkalarından dolanıp bombayı bahçeye bırakmayı düşündüm.”

“Peki seni görmediler mi Greg?”

“Hayır, karanlığın içinde bekliyordum. Neyse, ne diyordum? Çantanın içinden bombayı çıkarttım ve düzeneği çalıştırmak istedim. Ama senin bu salak bombacın düzeneği ters kurmuş. Ben orda onunla uğraşırken askerler beni fark etti ve bulunduğum yere doğru gelmeye başladılar. O an tek şansım vardı. Bombanın fitilini ateşleyerek onların üzerine doğru atmaktı. Öyle de yaptım zaten ama çok da yakınlardı bana. Anlayacağın az daha ben de uçuyordum havaya. Ama sana şunu söyleyeyim Alex, seninle yaptığım bu son işti. Haftaya ben tekneyle Türkiye’ye gidiyorum ve burnumu bir daha da böyle işlere sokmuyorum. Anladın mı beni? Bu elimi boka bulaştırdığım son işti.”

Alex “tamam” der gibi kafasını sallayıp, birasından bir yudum daha alıp masadan kalktı ve tuvalete doğru yürümeye başladı. Greg’in yalan söylediğini çok iyi biliyordu. Çünkü onu çok iyi tanıyordu. Bu sırada Greg Eleni’ye doğru dönmüş ve bir şeyler konuşmaya başlamıştı. Alex onların sesini duymuştu… Ve o an onların sesini de ekleyince orasının ne kadar da gürültülü olduğunu anladı ve bir an önce oradan çıkmak istedi. Ama çıkmadan önce yapılacak önemli bir iş daha vardı ki o da işemekti…

*** *** ***

Eleni biliyordu… Greg gene ona asılacaktı ve de öyle yaptı. Ne zaman Alex bir yerlere kaybolsa adam bunu fırsat bilip kadına sulanırdı. Ama kadın her defasında çeşitli bahaneler uydurup Greg’in elinden kurtulmanın bir yolunu bulurdu. Çünkü kadın artık fahişelik yapmıyordu. O artık kendisini Alex’e adamıştı.

Ama bu sefer kadın adamın ne dediğini kesinlikle duymuyordu. Kafası çok karışıktı… Zaten hayatında bir düzen yoktu. Sevgilisi serserinin tekiydi. Ona  ya cebinde para olunca ya da düzüşeceği zaman öpücükler konduruyordu ve de ilgileniyordu… Kadın her ne kadar hayatta sert kalmayı başarmışsa da o gerçekte kolay incinen ve de çocukça umutları olan genç bir kız ruhuna sahipti. O da her on sekizinde ki kız gibi evlenmek, beyaz bir duvakla tamamlanan bir gelinlik giymek istiyordu ama Alex bunlardan kesinlikle anlamayan, moronun teki bir herifti.

Tam o sırada bacaklarından yukarıya, kasıklarına doğru çıkan bir el hissetti. Okşuyordu… Ve Eleni düşüncelerinden aniden sıyrılıp, gözlerini o elin sahibi olan adama, Greg’e çevirdi. Adam hala bir şeyler zırvalıyordu.

“Haftaya buradan gidiyorum. Gitmeden önce seninle hoş vakit geçirebiliriz bebeğim. Zaten bu şehirdeki herkese verdin. Kaybedecek hiçbir şeyin yok ama kazanacak çok şeyin var tatlım. Beni eğlendirmeyi başarırsan bakarsın seni de alırım yanıma, birlikte gideriz. Ne dersin?”

O an Eleni’nin gözleri önünden yaşamı geçti. Ve o kısacık zaman diliminde yaşamını değerlendirdi. “Boktan!” diye geçirdi içinden. Belki de adam haklıydı. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Onu orada öldürüp gidebilirdi. Ya da kaçmayıp kendisini de öldürürdü. Böylece hey şeyden kurtulmuş olurdu.

Adam hala zırvalıyordu. Artık eli daha yukarılardaydı. Eteğinin içinden, çamaşırının üzerinden kadının organını okşamaya başlamıştı.

Kadında tepki yok…

Adam okşuyor…

Tepki yok…

Okşuyor…

Ve birden kadının surat şekli değişmiş, inanılmaz bir nefret ve de tiksinme belirmişti. Sanki orada oturan Eleni değil de Şeytan’ın ta kendisiydi.

Greg elini yavaşça kadından çekerek “Derdin ne senin? Neden bana öyle bakıyorsun?” dedi.

Adamın çok korktuğu belliydi. Bunu gözlerinden okumak mümkündü. Adam gözlerini kadının gözlerinden alamıyordu. Midesi bulanmaya ve de üşümeye başlamıştı. Bütün vücudu buz kesmişti. Ama işin ilginç tarafı bunun neden olduğunu anlayamıyordu.

Kadın çok seri bir hareketle çantasındaki silahı çıkarttı ve Greg’in yüzüne doğru doğrulttu. Greg oturduğu yerden yana, yere düştü. O an bütün restoranda bir sessizlik oldu. Herkes ürkmüş bir vaziyette onlara bakıyordu. O saatler gibi geçen iki saniyelik sessizliği silahtan çıkan “klik” sesi bozdu. Ve sonrasında yine bir sessizlik.

Aslında adam çok kez bu tip durumlarla karşı karşıya gelmişti ama bu sefer olay biraz farklıydı. Ona silah çeken bir kadın, bir insan değil sanki Şeytan’dı… Adam da bunu sezmiş olacak ki, oluşan ikinci sessizliği ondan çıkan bir ses bozdu. Adam altına sıçmıştı. Ve ardından yine bir sessizlik…

*** *** ***

Alex tuvalete girdiğinde içeride kimsenin olmadığını fark etti. Bu iyi bir şeydi onun için. Çünkü tuvaletini yaparken yanında birilerinin olmasından hiç hoşnut olmazdı. Bundan cesaret alarak pisuara yöneldi Alex. İşemeye çalıştıysa da pisuara yapamıyordu bir türlü bunu. Hiçbir zaman yapamamıştı zaten oraya. Psikolojik bir durum olduğunu düşündü ve kabinlerden birine yöneldi. Kapıyı kilitledikten sonra işeyebilmişti sonunda. Hem de ne işeme…

Bu uzun işeyiş sırasında dikkatini bir şey çekmişti. Etraf çok sessizdi. Fakat biraz önce masadan kalkarken restoranın çok gürültülü olduğunu düşünmüştü. Oysa şimdi sadece işemesinden kaynaklanan bir şırıltıdan başka bir şey duyamıyordu. “Yalıtım sistemi” diye düşündü kendi kendine. Sifonu çekip ellerini yıkamak için çıktı kabinden Alex. Ve aynanın karşısına geçip ellerini yıkadı ardından. Bu sırada da aynaya bakıyor ve kendisinin ne kadar çökmüş olduğunu düşünüyordu. Uğraştığı işin çok yorucu olduğunu ve artık tehlikeli bir yaşamdan korkmaya başladığını fark ediyordu. Aynı zamanda bir de Eleni vardı ortada. Kadın ona güveniyor, onu seviyordu. Bir an ona çok haksızlık ettiğini fark etti Alex. Çünkü ona iyi bir yaşam borçluydu. Çünkü her ne kadar gösteremese de Alex de Eleni’yi seviyordu. Aslında kafasından geçenler Eleni’siz bir hayatının anlamı olamayacağıydı.

Ve karar verdi Alex o an, o tuvalette. Plan, Greg’in yapacağı gibi bir şeydi. Artık bu işleri bırakıp bir kenara çekilecekti. Eleni ile evlenip mutlu bir hayat sürmekti plan. Belki de bir sahil kasabasına yerleşip balıkçılık ya da tekne yapımı gibi işlerle uğraşmaktı.

Ve o anda Alex, içini bir huzurun ve de mutluluğun kapladığını hissetti. O duygularla tuvaletten çıkıp merdivenlerin basamaklarını yavaş ama kendinden çok emin adımlarla çıkmaya başladı. Ve yine bir şey fark etti Alex; etraf hala sessizdi. “Demek yalıtımdan değilmiş” diye düşündü ve ardından “Çok garip. Peki ne o zaman bu sessizlik?” diye ekledi içinden.

*** *** ***

Alex merdivenlerin son basamağını da çıkarken kafasını yerden kaldırıp ileri doğru baktığında, kendi içinde sormuş olduğu tüm soruların cevabını bulmuştu.

“Siktir! Eleni! Sen ne yapıyorsun?” dedi Alex, Eleni’ye doğru koşarak. Bunu gören Eleni ani bir hareketle silahın namlusunu kendisine doğru koşan sevgilisine doğrulttu.

“Sakın yaklaşma Alex! Sakın!”

Kendisine doğrulan silahı fark eden Alex birden durdu.

“Tamam sevgilim, sakin ol. O silahı indir ve konuş benimle. Sorun nedir tatlım?” dedi Alex ağır ve tırsak adımlarını Eleni’ye doğru yönlendirirken.

“Sorun sensin, sorun Greg, buradaki herkes, hatta dünyadaki herkes! Bu Savaş! Hepiniz benim için birer sorunsunuz. Yaklaşma daha fazla!”

Bu sırada yerde kendi bokunun üzerinde yatmakta olan Greg’de hareketlenmeler başlamıştı. Bunu fark eden kadın bu sefer namlusunu tekrar Greg’e yöneltti.

“Öldüreceğim seni orospu çocuğu! Ölmen gerek senin! Öl!”

“Hayır! Ne olur acı bana, ölmek için çok gencim ben!” diye yalvarmaya başlamıştı korkak adam.

“Tamam bir tanem. Ne olur o silahı indir. Kimsenin ölmesi gerekmiyor.” dedi kadına biraz daha yaklaşmış olan Alex.

Ve birden namlu tekrar Alex’e döndü.

“Sen ne biliyorsun ki bu boktan herif hakkında? Aslında sen de onun gibisin sen de ölmelisin.”

“Hay sıçayım! Eleni! Ne olur kendine gel! İndir şu silahı da! Nedir seni bu hale getiren şey, söyle bana lütfen!”

“Ne mi? Öğrenmek istiyor musun gerçekten?”

“Evet, hem de çok…”

“Tamam söyleyeyim o zaman. Bana bir kere doğru düzgün davranmadın. Hep senin istediklerini yapmak zorunda kaldım. Sen ne istiyorsan hep onu yaptım. Bir kere bile benim düşüncelerime önem vermedin. Bana sürekli ‘paran var mı Eleni? Varsa versene’, ‘hesabı öde Eleni’ , ‘kapa çeneni Eleni’ , ‘sikimi yala Eleni’ , ‘şunu yap Eleni, bunu yap Eleni…’ dedin. Bir kere bile kendi istediklerimi yapmama izin vermedin! Oysa seninle tanışıp, beni o boktan hayattan kurtardığında ne güzel şeyler hayal etmiştim. Tamam demiştim. Hayatım kurtuluyor demiştim… Seninle evlenmek, senin çocuklarını yapmak istemiştim. Meğer ben ne çok yanılmışım. Ha bir de senin şu boktan arkadaşlarını çekmek zorunda kaldım. Sen ne zaman bir yerlere kaybolsan bu piç herif hep bana sarkıyor, benimle düzüşmek istiyor. Aslında sen de bunun farkındasın ama nedense hiçbir zaman sesini çıkarmadın. Artık dayanamıyorum sizlere. İşte bu yüzden hepiniz ölmeyi hak ediyorsunuz!”

“Hayır! Yalan söylüyor Alex! Ben bir kere bile ona elimi sürmedim!” dedi çaresizce yerde artık ağlamaya da başlayan adam.

Eleni silahın namlusunu tekrar Greg’e doğrultarak “Ah! Kes artık göt herif!” dedi.

“Haklısın Eleni. Bak neler hissettiğini biliyorum. Artık her şey yoluna girecek. Sana söz veriyorum bütün bunlar bir daha yaşanmayacak. Evleniriz, çocuk yaparız, nereye istersen oraya gider, orada yaşarız. Sana söz veriyorum, bırakıyorum artık ben de bu işleri. Ben de çok yoruldum. Ben de artık bir düzen kurmak istiyorum. Eleni hadi artık, indir şu silahı.”

Namlu tekrar Alex’e döndü.

“Hayır, yine yalan söylüyorsun. Sen hep bunu yaparsın, bilirim. Sen her zaman tutamayacağın sözler verirsin. İnanmıyorum sana.”

“Bu sefer gerçeklerden bahsediyorum sana. İnanmalısın bana.”

“Ah! Kes! Dayanamıyorum!”

Yerdeki adam durmadan ağlıyor, titriyor, altına sıçıyor ve de işiyordu. Ayaktaki adam  ise durmadan kadınla konuşuyor ve sürekli ona doğru yaklaşıyordu. Kadın ise delirmiş bir vaziyette silahı bir yerdeki adama bir kendisine yaklaşmakta olan adama doğru çevirip duruyordu. Bu sahne yaklaşık beş dakika sürmüştü. Restoranın içerisinde ortam iyice gerilmiş, insanlar iyice korkmuştu. Ama bu üç insandan başka kimse ne konuşuyor ne de hareket ediyordu.

Ve birden silah sesi yankılandı restoranın içerisinde. Tam dört el ateş edilmişti. İki mermi yerde yatan adama, iki mermi sevgilisine…

Yerde yatan iki cesede bir süre baktıktan sonra Eleni kararını verdi. İtalya’ya babasının topraklarına dönecek, orada, çocukluğunda babasından öğrendiği pizzacılığı yapacaktı. Az önce iki adama mermi sıkan ve hala barut kokan parmaklarına baktı, “hala hamur açabilirsiniz” dedi… Ve hızla restorandan çıkıp karanlığın içinde kayboldu.

-SON-

(Müzik: Rammstein - Du Hast)

[Biraz gecikmeli de olsa Aynadaki Aksim'in başlattığı ve PaNDoRa'nın beni de zincire eklemesiyle bana ulaşan bu kurgusal mim'i tamamlamayı başardım. Şimdi ben de çok güzel bir kurgu çıkartacağına inandığım Aslısın'ı mim'liyorum. Kolay gelsin. :) ]

1 Aralık 2010 Çarşamba

UÇURUMUN SANİYELERİ


"Her uçurumun bir saniyesi vardır." demişti biri bana... Yeterince inandırıcıydı. Ama yine de test edip onaylamam lazımdı.

...Ve uçurumun kenarındaydım işte... Aşağı baktım. O kadar yüksekteydim ki aşağısını göremiyordum. Karanlıktı. Ama kayaları kırbaçlayan dalgaların sesini duyabiliyordum, derinden... Derken aşağıdan esen sert, soğuk ve ölüm kokan rüzgarı yüzümde hissettim. Ürperticiydi... Kendime gelmemi sağladı. Bir kez daha düşünmem gerektiğini farkına vardım. Ve bir kez daha düşündüm. Atlamam gerekiyordu. Uçurumun o her saniyesini an ve an yaşamam gerekiyordu. Ve daha fazla düşünmeden bedenimi ve ruhumu boşluğa bıraktım...

Sandığım gibi değildi. Düşünmüştüm ki çok çabuk geçecek... Ama her zaman olduğu gibi yine yanılmışım... Sanki uçuyordum. Ağır ağır süzülüyordum boşlukta. Müthiş zevk vericiydi... Saniyeler bitmek bilmiyordu. Ve her saniyeyi fazlasıyla yaşayabiliyordu insan...

Nedendir bilmem bu uzun uçuş sırasında bir tek şeyi düşünüyordum. "SEN..." İşin ilginç tarafı ise; seninle olan geçmişimi ya da geleceğimi ya da şu anımı düşünmüyor olmamdı. Aklımdaki tek şey "SEN"din... Ne eksiği ne fazlası... Sadece "SEN"... Ve her geçen uzun saniye ile dibe daha da yaklaşıp, soğuk ölümü, ondan daha soğuk bedenimle ama cehennem ateşinden daha sıcak ruhumla kucakladığımı fark ettiğim an, senden de bir o kadar uzaklaşmış olduğumu anladım. Ancak bu uzaklaşma fiziksel bir uzaklaşmaydı. Dibe vurduğum an ruhen sana ebedi en yakın olacaktım.

Artık dibi net bir şekilde görebiliyordum. Sivri devasa kayalar bana doğru uzanıyordu. Hırçın deniz ise onu durmadan kırbaçlıyordu. Artık son saniyelerim olduğunu biliyordum. Bu yüzden "SENİ" daha fazla içime işliyordum.

...Ve son saniyenin içindeydim. İşte o an beynimin içinden milyonlarca düşünce geçti. "Ben ne yaptım?" Artık ölecektim. Bu kaçınılmaz bir "SON"du. Büyük bir pişmanlık duygusu kapladı içimi... Ölecektim... Korkuyordum...

Tam kayalara çarpıp ölecektim ki birden şarkı bitti... Bir trambolinden sıçramışçasına yukarıya, arşa, uçurumun kenarına doğru hızlı bir şekilde çıktım. Bir anda kendimi başladığım noktada buldum. Aşağı doğru bakıyordum... Şimdi yeni bir müzik (parça) daha... Ve yeniden...

-SON-
(2001)

28 Kasım 2010 Pazar

ALEVLER ARASINDA BİR TARİH


Sıkıcı ve de bıkkın bir pazar gününde, elimde televizyon kumandası, şuursuz bir şekilde "zapping" yaparken gördüm bu son dakika haberini. Haydarpaşa Tren Garı yanıyordu.

Çatısından yükselen kasvetli dumanın arasından, şımarık orman perileri gibi dans eden alevler görünüyordu. İnanamamıştım buna, belki de inanmak istememiştim. Gözümde yaşlarla ve kızgınlıkla ve de elimden hiçbir şey gelmeden izleyebilmiştim sadece bu olup bitenleri. Tüm diğer insanlar gibi...

Aklım hemen halihazırdaki komplo teorilerini doğrularken, yüreğim tüm bunları yalanlıyordu adeta. Ama şu saatten sonra neyin nasıl olduğunu sorgulamak biraz anlamsız olacak sanırım. Bence asıl sorulması gereken soru "Bundan sonra ne olacak?" olmalı.

Yabancı ülkelerde de zaman zaman tarihi binalar, eserler yanıyor, zarar görüyor ya da doğal afetler sonucu çeşitli hasarlar alıyorlar. Fakat akabinde hızlı bir restorasyon süreci yaşayıp, tekrar eski ihtişamlı hallerine kavuşuyorlar. Sanırım devletimizden böylesine bir duyarlılık beklemek lüks olacaktır.

Belki tüm bu yaşananları izlerken elimizden bir şey gelmemiş olabilir ama şimdi bize düşen görev, sivil toplum kuruluşlarına olabildiğimizce destek olmak ve medyanın bu talihsiz olayı gündemde tutmasını sağlamak. Eğer ki sivil toplum kuruluşları ve de medya bu işin üzerine gitmez, takipçisi olmazlarsa, geri dönüşü olmayan bir tahribat ve utançla karşı karşıya kalacağız.


7 Ekim 2010 Perşembe

AŞIK OLDUĞUM ZAMAN...



Aşk kışın yaşanmalı...

Soğuk havada aynı cepte elleri ısıtarak,

Yağmurda aynı şemsiyenin altına sığınarak,

Kara bulutların altından esen sert rüzgar yüzünü kamçılarken

Sığınılan bir cafe köşesinde sıcak kahveyi yudumlayarak...

Camından damlalar arasında soğuk şehri izleyerek.

Lapa lapa kar yağarken

Bir kese kağıdına doldurulmuş sıcak kestaneleri onun avuçlarına vererek.

Elleri üşümesin diye...

Aynı battaniyenin altına girip,

Birbirine sarılıp güzel bir film izleyerek.

Gece yattığında dışarıdaki fırtınanın sesini bastırsın diye

Ona masal anlatarak.

Üşütüp hasta olduğunda ona sıcak bir çorba yaparak.

Üzerinde buğusu tüten çorbayı dili yanmasın diye üfleyerek.

Birlikte soyduğunuz mandalina kabuklarını sobanın üzerine koyarak.

Soğuk kış gecelerinde içilen bozadan

O leblebileri sevmiyor diye hepsini tek tek ayıklayıp kendi bardağına alarak.

Karların üzerine uzanıp karda izinizi çıkartarak,

Üzerinize düşen kar tanelerini dilinizle yakalamaya çalışarak.

Kışın yaşanmalı aşk...

Kışın...



(Müzik: The Victor Silvester Orchestra - When I Fall In Love)

3 Ekim 2010 Pazar

PRINCE OF DARKNESS



Tarih : 30.09.2010
Yer   : İstanbul
Saat : 20:55

Yıllarca süren bekleyişimle ve aylar öncesinden konser biletini alarak her geçen gün büyük bir hızla artan heyecanım, konser alanının ışıkları sönüp Carl Orff'un Carmina Burana Operası "O Fortuna" girişiyle tarifi kelimelerle anlatılamayacak bir seviyeye ulaşmıştı.

Saat : 20:57

"O Fortuna"nın yüksek gerilimli bitişinin hemen ardından oluşan o kısa sessizliği, tüm ihtişamıyla karanlığın içinden yüreklerimize dokunarak seslenen Karanlıklar Prensimiz bozdu.

* Are you ready fuckin' crazy madness??!!!!
- Yeeeeaaaahhhhhhh!!!!!
* I can't fuckin' hear you!!!!
- Yeeeeeeeeeaaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhh!!!!!!!
* I still can't fuckin' hear you!!!!!!
- Yeeeeeeeeeeeeeaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhh!!!
* Your fuckin' crazy!!! God bless you're!!!! Let the madness begin!!!!

Ve yeri göğü titretircesine "Bark At The Moon" şarkısının ilk notaları çalınmaya başlamıştı bile.

Yıllardır beklediğim insan, son yıllarda gelip de konser vermesinden artık iyice umudumu yitirmeye başladığım adam, şimdi karşımda duruyordu. 62 yaşında olmasına karşın, gençliğinden, sesinden ve performansından hiçbir şey kaybetmemişti. Ozzy bildiğimiz, tanıdığımız çılgın Ozzy idi. Sahnenin her yanına koşuşturuyor, atlıyor, zıplıyor, vokal ve şarkı aralarında, sololarda sürekli izleyiciyle sözlü temas kuruyor, bizleri gaza getirmek, çılgınca şarkılarına eşlik etmemiz için elinden ne geliyorsa yapıyordu. Tüm bunları yaparken de  ne nefes nefese kalıyordu ne de sesinde en ufak bir çatallaşma ya da sesi detone oluyordu. Yüzündeki o bilindik "Ozzy gülüşü" ile arada bizleri gaza getirirken mutlu oluşunu hiç çekinmeden kahkahalar atarak göstermesi, onun yaptığı işten ne kadar zevk aldığının, neden efsane olduğunun ve neden hala hiç yorulmadığının en büyük kanıtıydı fikrimce.

Ve tabi ki Ozzy Osbourne denildiğinde akla ilk gelen sahne şovlarından biri de suyla yaptıkları. Bu artık klasikleşmiş şovunu İstanbul konserinde de ihmal etmedi. Önce kendisine sonra da sahne önü izleyicisinin üzerine kovalarla sular döktü. Buna ek olarak da ilk defa gördüğüm yeni bir su şovu numarası da eklemiş prensimiz. Yangın hortumu ile köpüklü su sıktı bolca izleyiciye. Arada kendi kafasını da sokup köpükler içinde kalıyordu. Bizlere, çok fazla para verip de VIP bilet alıp, konseri en önden izlemenin ne demek olduğunu kanıtladı Ozzy Osbourne.

Konser boyunca bütün klasikleşmiş, efsane şarkılarına yer vermeye çalıştı Ozzy. Bark At The Moon, Mr. Crowley, War Pigs, Crazy Train, Paranoid repertuardaki şarkılardan bir kaçıydı. Konserin en özel ve duygusal anlarından biri de Road To Nowhere şarkısını, Mayıs ayında kaybettiğimiz Ronnie James Dio'ya adamasıydı.

Bu konsere katılmış olmak, benim için yaşamım boyunca verdiğim en doğru bir kaç karardan biri oldu ve ben ölene kadar da öyle kalacak. Ozzy Osbourne'dan daha fazla değer verdiğim, fanatiği olduğum sanatçı/gruplar elbette var ama şu an hiçbiri yaşamıyor. Kendimize idol aldığımız, her biri birbirinden ayrı efsane olmuş, tarihe damgasını vurmuş şarkıları yazmış, "Rock Star" deyiminin gerçek sahipleri ve o büyülü yıllardan geriye kalan bir kaç isimden biri Ozzy Osbourne. İşte bu yüzden bu konserden daha iyisini izleyemeyeceğim. Birgün ileride çocuklarıma ve hatta torunlarıma büyük bir gururla anlatacağım bu konseri, Ozzy Osbourne'u canlı izlediğimi.


Son dönemlerin popüler blog oyunu haline gelen mim oyununda B.  beni mimledi. Mimin konusu "Hayatınızın en utanç verici anısı". Günlerdir düşünüyorum ne olabilir diye ama bir türlü bulamıyordum. Ama şimdi sanıyorum ki Ozzy Osbourne konseri, hayatımın en güzel ve unutulmaz anıları arasına girmekle beraber, aynı zamanda da en utanç duyduğum an oluverdi.

İlk olarak şunu söylemem gerekir ki seyirci sayısı çok azdı. Tıka basa 20 bin kişinin sığabileceği mekanda yaklaşık 8 bin kişi vardı. 6 ay öncesinden belli olan bu konser için yeterli düzeyde reklam yapılmadı. Varsın olsun yapılmasın, biz Ozzy sevenler olarak, onu yakından takip edenler olarak yine de konser alanını hınca hınç doldurabilirdik. Dolduramadık... Sana yeterli ilgiyi gösteremediğimiz için kendimden utanıyorum Ozzy.

62 yaşında olmana karşın bizden çok daha enerji doluydun, yerinde duramıyordun. Şarkılara eşlik edelim diye sürekli bizimle uğraştın. Öyle ki bizim düşünüp de yapmamız gereken tezahüratları bile sen başlattın. Sana yakışır, layık bir izleyici olamadığımız için de kendimden utanıyorum Ozzy.

En çok da tüm bunlara rağmen bize karşı secde edip "God bless you're!!!" dediğinde utandım.  Hayır Ozzy Osbourne, asıl Tanrı seni korusun!!!

Şimdiki aklın olsa yine utanır mıydın?
Ömrümün sonuna kadar utanacağımdan eminim.

O olayı avantaja çevirebilme pratikliğin olsaydı ne yapardın?
Elimden çok fazla bir şey gelmezdi ama kesinlikle VIP bilet alır en önden izlerdim konseri. Ve bir fırsatını bulup mutlaka sahneye çıkar ordan da seyircinin üzerine atlayarak Ozzy konserine yakışır bir şekilde "Stage Diving" yapardım.

Ben de şimdi Aslı'yı ve Hippilazman'ı mimliyorum. Dökülün bakalım, sizlerden neler gelecek görelim. :)

(Müzik     : Ozzy Osbourne - Mama I'm Coming Home)
(Fotoğraf : halitkin )

27 Eylül 2010 Pazartesi

ŞATO





Ah yine depresif kış moduna giriyorum.

Bu fotoğrafı bir blogda gördüm ve çok etkilendim. Burası Kadıköy'de bulunan tarihi Moda İskelesi. Etkilenmemin sebebi ise aynen bu manzaralar eşliğinde pek çok anımın olması.

Eskiden üst katı açıklıktı, çatısı yoktu ve harabe görünümündeydi. İlk içkimi burada içtim ben. Sene '99, aylardan sonbahar aylarıydı...

Kadraja sığmamış ama sol tarafta İstanbul'un Prens Adaları görünür. Sağ taraftan direk karşıya bakıldığında ise Sarayburnu ve Ahırkapı açıkları görünür. Güneşin batışını izlersin Ayasofya ve Sultanahmet Camii minareleri arkasından.

Ve kışın dalgalar kampçılar Moda sahillerini, kayalıklarını... Sert, serin bir rüzgarda korunak ararsın kendine. Sigaranın yarısını içer rüzgar seninle birlikte. Şarabına eşlik eder martılar.

"Şato" deriz biz bu mekana. Eskiden hüküm sürdüğümüz bu mekanda şimdilerde fincanı bir köpek öldüren fiyatına "cafe latte" satılıyor. Lüks motorlarından ve otomobillerinden "ciks" insanlar inip, mini eteklerini uçuşturmamaya gayret ederek yürüyorlar iskeleden. Halbuki bilseler yaslandıkları duvarlara işerdik biz bir zamanlar.

Gençliğimizin en hızlı zamanlarında, en tutkulu bestelerimizi rüzgara karşı seslendirirdik direklerinin arasında. Kuytusunda ilk kez bir kız yatmıştı dizlerime gün batımında.

Bu anlattıklarımın hepsi gerçek, hepsi yaşandı ve o günleri çok özlüyorum zaman zaman.

Ve yine sürükleniyorum bu fotoğraftaki gibi depresif, melankolik ruh hallerine. Sonbahar tüm hüznüyle çöküyor yavaş yavaş bedenime. Güneş artık içimi ısıtmıyor. Ve biliyorum ben istemesem de ayaklarım beni sürükleyecek rüzgarlı Moda Sahillerine... Bir kuytu köşe bulup sigaramı yakmaya çalışacağım, kulağımda beni benden alıp götüren müzikler olacak. Kayıp ruhlar gibi etrafımda dolanacak anılarım. Bir de varsa param, köpek öldüren şarabım...

(Müzik: Dire Straits - Brothers In Arms)