Ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2013 Pazar

KAÇARSIN



Bazen sevişmek anlamsızdır.

Yanına uzanmak istersin...

Uzanıp sarılmak istersin...

Sarılıp uyumak istersin...

Uzanamazsın...

Sarılamazsın...

Uyuyamazsın...

Bazen kaçarsın...


(Görsel: Benyamin Indra Prawira )
(Müzik : Anathema - Lost Control )

11 Ocak 2012 Çarşamba

CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR



Son çalıştığım projede cezaevinde bir koğuş sahnesi çekiyoruz. Reji, figürasyon oyuncularından yaşlıca bir amcadan, arkadaki masada oturup mektup falan yazmasını istedi. Detayda ne yazdığı görünmeyecek, sadece bir şeyler karaladığı algılanacaktı. Çekimden sonra masadaki aksesuarları toparlarken kağıda aynen şunları yazdığını gördüm;

06-01-2012

Unutamadığım Aşkıma

Sana buradan yazdığım kaçıncı mektup ben bile unuttum, hala senden haber yok.

Belli ki unutmuşsun o yaşadığımız günleri. Aşkım oysa ben seni hala dün gibi yaşıyorum ve seviyorum.

Her görüş gününde gelmediğini bile bile gözlerim yollarda. Ama sen hala yoksun.....................................................................................................................................................................

Unutulan Sevgiliden
..........................

(Müzik: Johnny Cash - Folsom Prison Blues)

14 Aralık 2011 Çarşamba

MOR DÜŞLER



Şehrinde dolaştım dün gece, mor düşlerimde...

Tren garının merdivenlerinden hızla iniyordum. Çarşının içine doğru kıvrılan yoldan geçip, sırasıyla el ele yürüdüğümüz tüm caddeleri bir bir ardımda bırakıyordum.

O hep oturduğumuz kafenin önünden geçerken, kafamı kaldırıp cam kenarına baktım, her zaman oturduğumuz köşeye... Bomboştu...

Uzun caddeyi bitirip parkın yanından geçtim. Evinin karşısına geldim. Apartmanın kapısından çıkışını izledim, uzaktan, sessizce... Cesaret edip de gelemedim yanına. Ellerinden tutup da kaçıramadım seni, mor düşlerime...

Adın geçiyor her gece, mor düşlerimde...

Tanıdığım, tanımadığım insanlar senden bahsediyorlar. Bana seni anlatıyorlar, bensiz seni... Beni ne kadar özlediğini söylüyorlar. Gözlerin hep etrafı kolaçan ediyor, beni arıyormuşsun. Yolumu gözlüyormuşsun.

Onlara benim de senden farkım olmadığını anlatıyorum. "O şimdi nerede?" diye soruyorum ama cevap vermiyorlar, susuyorlar, başları önlerine eğik...

Yine birlikteydik dün gece, mor düşlerimde...

Ellerin ellerimde, gözlerim gözlerinde... Yine her zamanki gibi sımsıcak bakıyordun bana. Gülümseyerek "Korkulacak bir şey yok artık, hepsi geçti. Bitti..." diyordun. Avuçlarının içini öptüm ve yanaklarıma koydum bunun üzerine.

Ve mor düşler görüyorum hala, gitar çalarken...

(Müzik : Ozzy Osbourne - Dee) 

16 Ağustos 2011 Salı

21:15


Güneşten daha sıcak, daha parlaktı gözlerin
Ve ateşinle kor ettiğin raylar üzerinde ben,
Umutlarımı arkamda bırakıp
Bir belirsizliğe doğru hızla ilerliyordum.
Feneri sönmüş bir denizci gibi
Sadece soğuk dolunayın ışığı aydınlatıyordu yolumu.
Bir gün tekrar doğmanı dileyerek
Ama bu defa hiç batmamacasına
Kapadım gözlerimi
Aşkımın alevden vagonunda.

14 Mart 2011 Pazartesi

ÇAL YAKAMOZUN ORTASINDA


ÇAL

Hadi şimdi bir şeyler çal benim için
Götür beni çocukluğuma, ufacıklığıma
Ama sende gel benimle
Şöyle bir gezdireyim seni anılarımda
Gör bak hiç de siyah beyaz değil oralar
Henüz hiç kimse terk etmemiş bizi
Binmemiş kimse daha sessiz gemiye
Şarkılar söyleniyor bir ağızdan
Utlar çalınıyor bir yandan
Hadi şimdi sen de bir şeyler çal benim için
Al getir beni yeniden, getir yeniden
Hadi çal, çal şimdi, şimdi çal
Susalım, sessizce yakamozun ortasında
Yakamozun ortasında sessizce
Sen, ben...

*** *** ***

YAKAMOZUN ORTASINDA

Yalnızdım, sensiz başlamıştı metcezir,
Ay pırıltısına selam verdim gitarımla
Ve başladım seni düşünmeye.
Hep seni düşündüm,
Sen ve ben yakamozun ortasında.

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye.
Ama yoktun hiçbir yerde...

Aslında sen hep yanımdaydın,
Aslında sen hep buradaydın.
Düşüncelerimde,
Yüreğimde,
Yakamozun ortasında...

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye,
Yakamozun ortasında...

*** *** ***

21 Ocak 2011 Cuma

YEŞİL TABAK



Çeşmenin yanından dönüp de bahçesinde dev gibi yükselen heybetli çamı tekrar gördüğümde, kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Buna nasıl dayanacaktım bilmiyordum. Yaşlı evin merdivenlerini çıkarken, nakliyat firmasından gelen işçiler de son kolileri aracın kasasına yüklemiş ve orayı, bir daha geri dönmemecesine terk ediyorlardı.

Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Kapının sesi boş evin içinde vahşi bir kısrağın kişnemesi gibi yankılandı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Fark ettim ki doğduğumdan beri yaşadığım bu evi ilk defa bomboş, eşyasız bir şekilde görüyordum. Garipsedim, yabancılaşmıştım. Sonra odalara bakmak ve unutulan bir şeyler var mı diye kontrol etmek istedim. Her adım atışımda yankılanan ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Önce mutfağa gittim. Küçüktü belki ama önemli miydi bu? Yıllarca burada ne yemekler pişmişti. Eskiden, bayramlarda annem günler öncesinden yemekler yapmaya başlardı. Bir orduya yetecek kadar yemek pişirilirdi o zamanlarda. Birden kendimi havayı koklarken buldum. O su böreğinin, zeytinyağlı yaprak sarmalarının kokusu burnuma gelmişti adeta.

Yatak odasına geçtim sonra. Tuvalet masasının izi hala yerindeydi. Gitarımı boynuma asıp, o büyük aynasının karşısına geçip ergen yaşlarda, ilk konserimi verdiğimi anımsadım yüzümde hafif bir tebessüm ile…

Sonra salona uğradım. Ablam ve benim tarafımdan en çok eleştiri alan odasıydı evin. Sadece misafir geldiğinde oturulurdu salonda, o pufidik minderli koltuklarında. Anneme şakayla karışık “Madem böyle bir oda var, illa misafir geldiğinde mi oturmalıyız?” diye söylenir ve otururduk ablamla karşılıklı. O bayramlarda, davetlerde, özel gün ve gecelerde az kişi ağırlamadı orası. Şimdi hayaletlerini görüyorum o insanların. Sanki hala orada, hala o leziz sohbetlerini ediyorlar.

Adımlarım beni odama, daha doğrusu bir dönem sürekli ama ablam taşındıktan sonra, sadece buraya geldiğinde paylaştığım odamıza götürdü yavaş yavaş. Kapısını açarken sanki aynı eşyalar ile görecekmişim gibi hissettim. Sanki her zaman olduğu gibi odama giriyordum. Ama bir kez daha boş bir odayla karşılaşmak beni gerçeğe geri döndürdü. “Ah şu oda duvarlarının dili olsa da konuşsa” diye düşündüm. Ablamla uzun geceler boyu geçen sohbetlerimizi mi anlatırlar, dostlarımla birlikte oturup içki içtiğimiz zamanları ve yaptığımız besteleri mi dillendirirler, sevgililerimle baş başa geçirdiğim romantik ve tutkulu anları mı utanarak söylerler, yoksa yalnız başına geçirdiğim ve kimi zaman hayatı sorguladığım, kimi zaman da ağladığım anları mı fısıldarlar… Tüm o anıların sesleri odanın içerisine hapsolmuş gibiydi.

Tam odadan çıkacaktım ki kapının ardında işçilerin almayı unuttukları bir koliyi gördüm. Sürükleyip koliyi antreye doğru geçtim. Merdivenin başına oturdum. Kolinin ağzı henüz bantlanmamıştı. İçini açıp baktığımda “Yeşil Tabağı” gördüm. Çıkardım içerisinden ve kucağıma aldım. Yeşil Tabak, çocukluğumdaki en değerli eşyalarımı ve şekerlerimi içine koyduğum, zaman zaman kenarında köşesinde oyuncak adamlarımı yürüttüğüm, arabalarımı sürdüğüm, evimizin önemli bir eşyası olan camdan yapılma, antika koca bir çanaktı. Ama adı hep "Yeşil Tabaktı".

Kucağımda Yeşil Tabak, merdivende oturup bahçeyi izlerken aklıma ben daha 4-5 yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğraf geldi. Aynı yine bu merdivende çekilmiş bir fotoğraf. Şu an tam oturduğum bu basamakta dedem oturuyor, onun hemen altındaki basamakta babam ve bir basamak daha altta ben oturuyordum. O fotoğrafı çok anlamlı ve imgesel bulmuşumdur hep. Üç kuşak anlam, önem ve yaş sıralamasına göre merdivende yerlerini almıştı o pozda.

Ve o an işte daha fazla kendimi tutamayarak gözyaşları içerisinde hıçkırıklara boğuldum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar çenemde birikip Yeşil Tabağın içerisine damlıyordu. Bir kez daha Yeşil Tabak en değerli şeylerimi koruyordu…

- SON -





(Müzik: Mirkelam - Hatıralar)

4 Ocak 2011 Salı

ODYA MİTLERİ




…Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Bir su damlası gibi berrak ve serin yüreği,
Onu taşıyan billurdan bedeniyle,
İnsan suretine büründü,
Işığıyla aydınlatacak ruh bulmak üzere…

*** *** ***

Çiçeklerle bezenmiş yolda, ayakları yere basmadan geliyordu Odya,
Kokular ve tılsımlarla
Cennet varsa eğer, onun geldiği yerdi
Ve onun yüzüne bakabilmek tüm tatlara eşdeğerdi…

*** *** ***

Karanlık gecede parladı Odya’nın yüzü, gölün yüzeyindeki nergis çiçekleri kokusunun ardına gizlenmiş olan sahibesini görünce… “Sahibem?” diye fısıldadı Odya…

Derinden bir soluk duyuldu önce, rüzgarın esintisi sonra, inceden hafif bir yağmur başladı usul usul gölün üstüne.

Odya’nın yüzüne düşen damlalar kristal halini aldılar ve döküldüler oradan Odya’nın ellerine… Sonra eğildi Odya, bir nergis çiçeğini aldı ve ellerindeki kristalleri içine koyarak hafifçe sürdü gölün üzerinde ileriye, sahibesine doğru.

Kız eğilip aldı sudakini ve “Ben sahiben değil, ustanım senin” dedi, “kalbinin aynasıyım senin…”

“Peki öyleyse” dedi Odya, “Ustamsanız benim, hangi konuda eğitim alacağım sizden? Eğer ki kalbimin aynası iseniz, bu kadar güzel midir kalbim, sizin gibi?”

“Ben senin kalbin kadar saf ve güzel değilim” dedi kız… “Herhangi bir eğitim de almayacaksın benden, sadece fazlalıkları atıp heykeli ortaya çıkarıyorum ben.”

Odya sevinçle “O zaman siz bir sanatçı olmalısınız, benim gibi!” dedi. Odya şimdi nergis çiçeklerine basarak gölün yüzeyinde yürümeye başladı, kıza doğru ilerliyordu, ellerini açmıştı, bedeni ıslaktı ve rüzgar uzun dalgalı saçlarını uçuşturuyordu geriye doğru…

Odya tuttu kızın kar beyazı ellerinden, teni ipek gibiydi… Birkaç nergisi birleştirdi ve yanına çekti kızı… Ustasının yüzü Odya’nın ışığından parladı gecenin kör karanlığında… Şimdi gölün üzerinde, yağmurun altında iki parlak siluet duruyordu… Odya hafifçe uzandı ve kızın dudaklarına dudaklarını yaklaştırdı...

Nefeslerinin sıcaklığını hissedebiliyorlardı… Kalplerinin atışlarını da… Kız gözlerini kapamıştı, Odya ise yüreğinin yansımasına bakar gibiydi… Ve o anda, o iki kalp atışının arasındaki zamanda olan olmuştu, Odya ustasının dudaklarına dudaklarını dokundurmuş, kızı öpmüştü! Ve işte o anda zaman duruvermişti, yağmur yağmıyordu, damlalar havada asılı kalmıştı, rüzgarın sesi yaprakların üzerinde duruyordu…

Ve karanlık gece…

Gölün üzerindeki aşıklardan öyle parlak bir ışık saçılmıştı ki geceye, her yer güneşin aydınlattığından daha parlak olmuştu ve havadaki yağmur damlaları parıldıyor, bir gökkuşağı onları sarıyordu…

*** *** ***

…Ve ağladı Bulutların Kızı,
Gözünden dökülen bir damla yaş süzülmeye başladı gökyüzünde
Ve içinde Odya…
Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Uyandı ikinci uykusuna…

*** *** ***

…Ve güneş doğdu bütün ihtişamıyla
Odya onu karşılamak için yükseldi ve çıktı bulutlar arasına
Ve orada rastladı Bulutların Kızı’na, onu yaratana
Ve ağladı Odya
Gözünden süzülen bir damla yaş karıştı bulutlara
Oradan da düştü toprağa
Ve içinde Odya
Uyandı üçüncü uykusuna…


*** *** ***

(Müzik: Onur - 14)
(Resim: Vladimir Kush - Haven)

2 Eylül 2010 Perşembe

OLMAYANA MEKTUP



(Babamın, dedemin ölümünden tam 2 yıl sonra dedem Fahri Bey'e yazdığı mektup)


Bugün senden ayrılalı tam iki yıl oldu.

730 günün bir tanesinde bile seni göremedim. Elini tutamadım, yanağını öpemedim, bağrıma basıp sıkı sıkı sarılamadım.

Evde tek başıma otururken, kapıda anahtar dönmedi ve sen içeriye girmedin. Yağmur indikçe bardaktan boşanırcasına, balkona çıkıp seyrederken sen yanımda yoktun.

Beşiktaş Şampiyonlar Ligi'ne kalırken, G.S. şampiyon olurken sevinci o kadar yalnız yaşadım ki.

Apti, Yüksel, Fikret senin yokluğunu hiç aratmadılar, ne kadar iyi arkadaşlar seçmişsin kendine.

Bugün dudaklarımızda dualar sana geleceğiz bir kere daha, orada mısın diye soramıyorum bile.

Fatih Caddesi boynu bükük uzanıp duruyor, kara bir yılan gibi mahallenin ortasında. Her geçişimde kaldırımlara bakıyorum, Fötrlü Aslan geliyor mu diye. Hayır, yok.

Zırt pırt telefon çalıyor evde, yokluğun geliyor aklıma. Bir tek kişi de seni aramıyor, tuhaf değil mi? Oysa daha evvelden muhtarsın diye 10 telefonun 9'u senin için çalardı.

Yaz geldi geçti, bana "bu sene Trabzon'a - Erzurum'a gitmek istiyorum" demedin.

Artık yok evde gerdan haşlamaları, paça ve işkembeler. Kimse eve gelirken dolu filelerle gelmiyor.

Yaşamak canımı sıkıyor. Kimse senin aradığına dair 730 gündür not vermedi. 730 gündür bu kadar çabuk mu unuttun beni diye düşünüyorum zaman zaman. Ama beni unutmayacağını, unutmadığını biliyorum. Gelinini de, torunlarını da... Ama oralardan bir bağlantı kurulması mümkün değil.

Geçen gün Mehmet Bey ile beraberdim. Her karşılaştığımızda ilk olarak seni sorardı. Bu kez adını bile anmadı. Ama beni ne zaman görse, gözleri dolu dolu oluyor. Belki neler geçiyor aklından ama söylemiyor, söyleyemiyor.

Sen gittiğinden beri yine kapı çalınıyor, yine sütçü süt getiriyor. İşte televizyonda yine aynı haberler, değişen hiçbir şey yok. Yalnızlık, sensizlik dışında değişen hiçbir şey yok.

Seval Çekmece'den arıyor. Gönül de arar mutlaka. Başka da kimsemiz yok, biliyorsun.

Günler geçiyor babacığım. Her geçen dakikayı, beni sana yaklaştırdığı için seviyorum. Eskiden nasıl üzülürdüm, zaman geçiyor, birgün senden ayrılacağım diye. Ama şimdi herşey tersine döndü.

Zaman zaman düşünüyorum, her mumluğa bir yıldız koparıp koysam gökyüzünden, ne kadar yakışırdı sana diye. Ve sonra söndürüp ışıkları evin içinde sanki sen divanda uzanmışsın gibi konuşuyorum seninle. Konuşuyorum... Konuşuyorum... Herşeyimi paylaşıyorum seninle. Tıpkı eski günlerdeki gibi.

Herşeye tahammül edebiliyor insan. Allah böyle bir sabır vermiş kullarına. Ama tahammülü olmayan bir tek şey var. Senin sevginden mahrum olmak. Bunu hissedebilmek... İşte ölmeden bu öldürüyor insanı.

Doğduğu zaman ismini severek ve çok gururlanarak koyduğun kraliçe Melike ile kardeşi Onur artık büyüdüler. Birbirlerine çok bağlılar. Aynur bizleri çekip çeviriyor. Ailemizin medar-ı iftiharı o.

Gönül her gece sizler için dualar okuyor. Herhalde bu bakımdan çok rahatsınızdır. Seval de sizleri tabi aklından hiç eksik etmiyordur.

Seni saygı ve sevgi ile arıyor, yüce Allah'tan rahmetler diliyoruz.

Hepimiz ellerinizden öperiz. Rahat uyuyun.


Oğlun Ünal
(24.12.1997)

1 Eylül 2010 Çarşamba

AYIŞIĞI SONATI




Ayrılma vakti gelmişti. Son kez sarıldım sana. Kollarımı sıkı sıkı doladım sıcacık bedenine. Doyasıya kokladım seni ve dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. Sonra sen soğuk demirlerin arasındaki sıcak koltuğuna oturdun. Tren yavaş yavaş hareket etmeye başlamıştı. Yüzüne son kez bir daha baktım. Ve öylece, hareketsiz bir şekilde son vagonun da gözden kaybolmasını izledim.

İçimdeki hüzünle birlikte eve vardığımda sessiz bir ev karşıladı beni. Sessiz ve sensiz... Ve soğuk... Mutfağa girdiğimde boş tabakları gördüm bulaşıklıkta ve şarap bardaklarını... Hala senden izler taşıyorlardı. Yediğimiz son yemeğin kırıntıları vardı içlerinde. Sonra salona doğru geçtim. Koltukta hala oturduğumuz yerlerin izleri duruyordu. Hafif çukurluklar ve potlamış kumaş... Sanki hala orada oturuyor gibiydin. Sonra karanlıkta ama ucunda ışık olan koridorda ilerledim. Tam banyonun yanından geçerken açık kapıdan içeriye doğru baktım. Duştan hala sular damlıyordu. Bir süre ağlarcasına damlayan duşu izledim.

Sonra odamıza girdim. Gözüme ilk ilişen yatağımız oldu. Uzun geceler boyu seviştiğimiz yatağımız. Dağınıktı ve orda da senin izlerin barınıyordu. Dokunsam hala sıcaklığını hissedecektim sanki. Sonra boy aynasında kendime baktım. Ama gördüğüm tek şey yalnızlığım oldu. Oysa her zaman her baktığımda aynaya, yanımda, solumda hep Sen'i görüyordum. Nasıl da alışmıştım buna... Derken gözüme komidinin üzerinde unuttuğun tokan ilişti. Bir sevinçle aldım avucuma ve kokladım onu. Kokun sinmişti ve hala buram buram Sen kokuyordun. O an daha fazla tutamadım göz yaşlarımı. Artık salıvermiştim onları. Gözlerimden yanaklarıma, oradan da çeneme... Ve çenemden damlayan o damla düştü avucumun içindeki tokanın üzerine...

(Müzik: Ludwig Van Beethoven - Moonlight Sonata)