Özlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2016 Perşembe

KIZIL DÜŞLER - 4



Belki küçük bir Akdeniz kasabasında...
Belki büyük Kuzey Işıklarının altında...
Geceyi aydınlatacak sıcak bir ışık olsun hep
Kızıl Düşlerinde...

Ay Güneş'e tutuldu,
Ben sana tutuldum,
Kızıl Düşlerimde...

Sabahımdın,
Öğlenim ve akşamımdın,
Sol yanımdın hep, kalbimin üzerinde...
Çok gündüzdü ama
Öptüm seni gökkuşağı dudaklarından
Ve hiç bitmesin istedim film
Kızıl Düşlerimde...

Kızıl bir güneş doğdu,
Bugün, yıllar önce...
Gözleri iri, dudakları şarap...
Ve büyüdü güneş, ısıttı yeryüzünü...
Kızıl bir aşk doğdu,
Bir gün, zamandan önce...
Onurlu, hayallerine özlem dolu
Ve sardı alev saçlarıyla bedenimi,
Aydınlattı ateşiyle Kızıl Düşlerimi...

Şiir güzel
Sen güzel
Güzel-sen
Şiir güzel
Şiir-sen
Sen güzel
Güzelsin
Şiirsin

Sevgilim,
Üşüyorum...
Isıt beni
Kızıl Düşlerimde...

Çocukluk anılarım,
Gençlik heyecanlarımsın...
Dünüm ve bugünümsüm...
Yarınımın yaşanmışlıkları ol
Kızıl Düşlerimde...

Özlemek anlamını yitirdi benliğimde...
Hayır seni özlemedim...
Hem de hiç özlemedim!
Ben sensizim...
Senden yoksunum
Kızıl Düşlerimde...

İyi geceler gündönümüm...
Kışım,
En uzun gecem,
En güzel günüm...
İyi geceler Kızıl Düşlerim,
İyi geceler!

(Görsel: Onur Diribaş - Red Dreams Seashell)
(Müzik : Led Zeppelin - Stairway to Heaven)

17 Temmuz 2016 Pazar

KIZIL DÜŞLER - 3



Gecedeydim...
Gece sensiz,
Gece sessiz...
Aklım sende,
Ruhum gecede...
Gece bendim bu sessizlikte,
Sessizlik sendin
Kızıl Düşlerimde...

Haydi gel,
Çocukluğumuza gidelim
Kızıl Düşlerimde...

Hayal bile edemediğim yolculukların heyecanı var içimde!
Seyyah olasım var
Firari olasım var
Bir tek kendim olasım yok
Hadi başka biri olalım
Kızıl düşlerinde...

Şarap mıydı bizi sahile sürükleyen
Yoksa dolunay mı?
Dalga sesleri bizi bir battaniye gibi sararken,
Sen battaniyeye sarılırken,
Ben kollarımla seni sararken,
Şehrin ışıklarını birlikte izlerken,
Kızıl saçlarını koklarken,
Şarap dudaklarını öperken
Ve gece güne dönerken
Ve saçlarım hala özlem kokarken...
Sarhoş oldum ben sana
Kızıl Düşlerimde...

Adımımızı attığımız her yer
Önümüzde uzanan bir yol
Çiz gözlerinle yolumuza gökkuşağını
Ve sokaklarında kaybolacağımız
Yabancısı olduğumuz bir şehre gidelim
Kızıl Düşlerimde...

Günaydın gündönümüm...
Yazım,
En uzun günüm,
En güzel gecem...
Günaydın Kızıl Düşlerim,
Günaydın!

Güne kahvaltı masasında başlayıp
Anlık bir kararla kendimizi ada vapuruna attık.
Gezdik tüm gün hayallerimizin dünyasında...
Şarabın kokusu martıların sesine karıştı,
Sen kollarımda güneşe karıştın...
Sevgilim! Gün dönüyor...
Aklımda tek bir soru;
Neden ayrıyız ki biz?
Kızıl Düşlerimde...

Bir düş gördüm
Düşümde sen...
Bir yola çıktım
Yolumda sen...
Sen kızıldın
Yolum düş...
Sana çıkıyordu yollarım
Kızıl Düşlerimde...

(Görsel: Onur Diribaş - Red Dreams on the Boat)
(Müzik : Blackmore's Night - Catherine Howard's Fate)

2 Nisan 2016 Cumartesi

KIZIL DÜŞLER - 2



Uyku ile uyanıklık arasında
Bekliyordum seni
Kızıl Düşlerimde...

Sokaklarında dolaştım dün gece,
Kızıl Düşlerimde...

Seninle aşkı
Yeniden öğreniyordum
Kızıl Düşlerimde...

Seninle uyanıyor,
Seninle güne başlıyorum
Her sabah
Kızıl Düşlerimde...

Saçında bahar polenleri
Yanıma gelince sen
Saçını okşuyor, polenleri üflüyorum
Kızıl Düşlerimde...

Portakal kokuyordu düşlerim
Ve portakal hep hüzünlendirirdi seni
Kızıl Düşlerimde...

Baharın ilk güneşi gibi
Doğdun Kızıl Düşlerime...

Senden önce şiir nedir bilmezdim
Seninle şiiri sevdim
Ve şiir yalnızca sana yakışıyordu
Kızıl Düşlerimde...

Sen benim
En güzel şiirimsin
Kızıl Düşlerimde...

Kızıl bir gün batımıydı saçların
Ve omzunda beyaz köpüklü Akdeniz
Ilık bir yaz akşamıydı tenin
Ve teninde gece,
Gecede şiir,
Şiirde sesin,
Sesinde düşüm,
Düşümde sen...
Seninleydim ansızın dün gece
Kızıl Düşlerimde...

(Görsel: Özgür Bolkan Serdengeçti - İznik Gölü)
(Müzik : Dalida - Love In Portofino)

22 Aralık 2015 Salı

KIZIL DÜŞLER - 1



Kızıl saçlarından
Damıtıp şarabı
İçmeliyim şarap dudaklarından

Güneş doğuyor saçlarının arasından
Ve ben Kızıl bir uykuya dalıyorum...

Akdeniz'de bir gün batımı gibi
Parlıyor saçların Kızıl Düşlerimde...

Kızıl Düşler...
Hem tanıdık, hem yepyeni...

Zamandan önce Kızıl vardı...

Müzikler çalınıyor,
Dans ediyoruz Kızıl Düşlerimde...

Elimden tutar mısın?
Tut ki kaybetmeyeyim seni
Kızıl Düşlerimde...

Notaları saçlarında parıldayan
Bir müziksin
Kızıl Düşlerimde...

Bir özlem büyüyor,
Kızıl Düşlerimde...

Rüzgar esmiyordu belki ama
Saçların getirdi bana bahar kokusunu
Kızıl Düşlerimde...

Ben seni her sabah
Şiirlerle, şarkılarla uyandırıyorum
Kızıl Düşlerimde...

Ben seni her gece
Masallarla, öykülerle uyutuyorum
Kızıl Düşlerimde...

Güneş batsın, Ay doğsun
Yıldızlar kirpiklerinde parıldasın
Ay ışığı gözlerini aydınlatsın
Ay batsın, Güneş doğsun saçlarından
Kızıl Düşlerimde...

Haydi gel oturalım şuraya,
Sarılalım birbirimize...
Ve sessizce denizi izleyelim
Kızıl Düşlerimizde...

Yine yıldızlar kayacak bu gece
Başımızın üzerinden...
Ve ben yine seni dileyeceğim
Kızıl Düşlerimde...

Şöyle oturup camın kenarına
Birer kahve içelim seninle
Kızıl Düşlerimde...

(Görsel: Erdinç Altun - Rüyalarda)
(Müzik : Frank Sinatra - Fly Me To The Moon)

11 Ocak 2012 Çarşamba

CEZAEVİNDEN MEKTUP VAR



Son çalıştığım projede cezaevinde bir koğuş sahnesi çekiyoruz. Reji, figürasyon oyuncularından yaşlıca bir amcadan, arkadaki masada oturup mektup falan yazmasını istedi. Detayda ne yazdığı görünmeyecek, sadece bir şeyler karaladığı algılanacaktı. Çekimden sonra masadaki aksesuarları toparlarken kağıda aynen şunları yazdığını gördüm;

06-01-2012

Unutamadığım Aşkıma

Sana buradan yazdığım kaçıncı mektup ben bile unuttum, hala senden haber yok.

Belli ki unutmuşsun o yaşadığımız günleri. Aşkım oysa ben seni hala dün gibi yaşıyorum ve seviyorum.

Her görüş gününde gelmediğini bile bile gözlerim yollarda. Ama sen hala yoksun.....................................................................................................................................................................

Unutulan Sevgiliden
..........................

(Müzik: Johnny Cash - Folsom Prison Blues)

14 Aralık 2011 Çarşamba

MOR DÜŞLER



Şehrinde dolaştım dün gece, mor düşlerimde...

Tren garının merdivenlerinden hızla iniyordum. Çarşının içine doğru kıvrılan yoldan geçip, sırasıyla el ele yürüdüğümüz tüm caddeleri bir bir ardımda bırakıyordum.

O hep oturduğumuz kafenin önünden geçerken, kafamı kaldırıp cam kenarına baktım, her zaman oturduğumuz köşeye... Bomboştu...

Uzun caddeyi bitirip parkın yanından geçtim. Evinin karşısına geldim. Apartmanın kapısından çıkışını izledim, uzaktan, sessizce... Cesaret edip de gelemedim yanına. Ellerinden tutup da kaçıramadım seni, mor düşlerime...

Adın geçiyor her gece, mor düşlerimde...

Tanıdığım, tanımadığım insanlar senden bahsediyorlar. Bana seni anlatıyorlar, bensiz seni... Beni ne kadar özlediğini söylüyorlar. Gözlerin hep etrafı kolaçan ediyor, beni arıyormuşsun. Yolumu gözlüyormuşsun.

Onlara benim de senden farkım olmadığını anlatıyorum. "O şimdi nerede?" diye soruyorum ama cevap vermiyorlar, susuyorlar, başları önlerine eğik...

Yine birlikteydik dün gece, mor düşlerimde...

Ellerin ellerimde, gözlerim gözlerinde... Yine her zamanki gibi sımsıcak bakıyordun bana. Gülümseyerek "Korkulacak bir şey yok artık, hepsi geçti. Bitti..." diyordun. Avuçlarının içini öptüm ve yanaklarıma koydum bunun üzerine.

Ve mor düşler görüyorum hala, gitar çalarken...

(Müzik : Ozzy Osbourne - Dee) 

16 Ağustos 2011 Salı

21:15


Güneşten daha sıcak, daha parlaktı gözlerin
Ve ateşinle kor ettiğin raylar üzerinde ben,
Umutlarımı arkamda bırakıp
Bir belirsizliğe doğru hızla ilerliyordum.
Feneri sönmüş bir denizci gibi
Sadece soğuk dolunayın ışığı aydınlatıyordu yolumu.
Bir gün tekrar doğmanı dileyerek
Ama bu defa hiç batmamacasına
Kapadım gözlerimi
Aşkımın alevden vagonunda.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

SEBEB-İ HAYATIM



Sonsuz bir karanlığın içinde süzülüyordum şuursuzca. Hiçbir yaşam belirtisi olmaksızın. Ne bir ışık, en bir kalp atışı, ne bir ses, ne bir nefes...

"Ol kün!"

Ve kalp atışları... İki kalp atışı arasında adını andım... Buydu verdiğim tepki... Yaşam tepkim...

Ve derin bir nefes alışla yutup o sonsuz karanlığı, çıktım aydınlığa.

Aydınlık... Alabildiğine aydınlık...

İkinci aldığım nefeste seni doldurdum içime. Vücudumda her hücreye ulaşmanı sağladım. Damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum. Sonsuz bir huzurun içine doğru sürükleniyordum yavaş yavaş...

Etrafımda uçuşan notalar kozmik bir senfoni oluşturuyordu. Seni anlatıyorlardı bana.

Derinlerden gelen renkleri farkettim sonra. Gökkuşağının tüm renkleri bu senfoniye eşlik edercesine raks ediyordu. Senin suretini gösteriyorlardı bana.

Ben hayranlıkla izlerken bütün bu olup bitenleri, bir anda renkler yok oldu, notalar sustu... Sadece kalp atış sesimi duyuyordum... Ve arasında da senin adını...

Gördüklerimden öylesine büyülenmiştim ki, o iki kalp atışı arasında geçen sürede -adını andığım her anda- sana olan özlemim içime sığmaz, taşar oldu.

Korktum... Seni kaybetmekten korktum.

Ve gözlerimden bir damla yaş aktı, süzüldü çeneme. Parmağımın ucuyla aldım o damlayı ve bıraktım sonsuz beyazlığın içine.

Büyüdü...

Büyüdü...

Büyüdü...

Ve sana dönüştü gözyaşı damlam.

O an anladım ki, daha öncesinde izlemiş olduğum kozmik gösteri, aslında sadece bir başlangıçmış. Şimdi gördüğüm ise kozmosun ta kendisi...

Uzandım... Dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum... Ve etrafında dönmeye başladım...

Sen bir bütündün...

Bense etrafında dönen bir parça...

*** *** ***

(Görsel: Man's First Breath by Suzanne Tornquist)
(Müzik : Onur - Moonlight Passion) 

14 Mart 2011 Pazartesi

ÇAL YAKAMOZUN ORTASINDA


ÇAL

Hadi şimdi bir şeyler çal benim için
Götür beni çocukluğuma, ufacıklığıma
Ama sende gel benimle
Şöyle bir gezdireyim seni anılarımda
Gör bak hiç de siyah beyaz değil oralar
Henüz hiç kimse terk etmemiş bizi
Binmemiş kimse daha sessiz gemiye
Şarkılar söyleniyor bir ağızdan
Utlar çalınıyor bir yandan
Hadi şimdi sen de bir şeyler çal benim için
Al getir beni yeniden, getir yeniden
Hadi çal, çal şimdi, şimdi çal
Susalım, sessizce yakamozun ortasında
Yakamozun ortasında sessizce
Sen, ben...

*** *** ***

YAKAMOZUN ORTASINDA

Yalnızdım, sensiz başlamıştı metcezir,
Ay pırıltısına selam verdim gitarımla
Ve başladım seni düşünmeye.
Hep seni düşündüm,
Sen ve ben yakamozun ortasında.

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye.
Ama yoktun hiçbir yerde...

Aslında sen hep yanımdaydın,
Aslında sen hep buradaydın.
Düşüncelerimde,
Yüreğimde,
Yakamozun ortasında...

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye,
Yakamozun ortasında...

*** *** ***

21 Ocak 2011 Cuma

YEŞİL TABAK



Çeşmenin yanından dönüp de bahçesinde dev gibi yükselen heybetli çamı tekrar gördüğümde, kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Buna nasıl dayanacaktım bilmiyordum. Yaşlı evin merdivenlerini çıkarken, nakliyat firmasından gelen işçiler de son kolileri aracın kasasına yüklemiş ve orayı, bir daha geri dönmemecesine terk ediyorlardı.

Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Kapının sesi boş evin içinde vahşi bir kısrağın kişnemesi gibi yankılandı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Fark ettim ki doğduğumdan beri yaşadığım bu evi ilk defa bomboş, eşyasız bir şekilde görüyordum. Garipsedim, yabancılaşmıştım. Sonra odalara bakmak ve unutulan bir şeyler var mı diye kontrol etmek istedim. Her adım atışımda yankılanan ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Önce mutfağa gittim. Küçüktü belki ama önemli miydi bu? Yıllarca burada ne yemekler pişmişti. Eskiden, bayramlarda annem günler öncesinden yemekler yapmaya başlardı. Bir orduya yetecek kadar yemek pişirilirdi o zamanlarda. Birden kendimi havayı koklarken buldum. O su böreğinin, zeytinyağlı yaprak sarmalarının kokusu burnuma gelmişti adeta.

Yatak odasına geçtim sonra. Tuvalet masasının izi hala yerindeydi. Gitarımı boynuma asıp, o büyük aynasının karşısına geçip ergen yaşlarda, ilk konserimi verdiğimi anımsadım yüzümde hafif bir tebessüm ile…

Sonra salona uğradım. Ablam ve benim tarafımdan en çok eleştiri alan odasıydı evin. Sadece misafir geldiğinde oturulurdu salonda, o pufidik minderli koltuklarında. Anneme şakayla karışık “Madem böyle bir oda var, illa misafir geldiğinde mi oturmalıyız?” diye söylenir ve otururduk ablamla karşılıklı. O bayramlarda, davetlerde, özel gün ve gecelerde az kişi ağırlamadı orası. Şimdi hayaletlerini görüyorum o insanların. Sanki hala orada, hala o leziz sohbetlerini ediyorlar.

Adımlarım beni odama, daha doğrusu bir dönem sürekli ama ablam taşındıktan sonra, sadece buraya geldiğinde paylaştığım odamıza götürdü yavaş yavaş. Kapısını açarken sanki aynı eşyalar ile görecekmişim gibi hissettim. Sanki her zaman olduğu gibi odama giriyordum. Ama bir kez daha boş bir odayla karşılaşmak beni gerçeğe geri döndürdü. “Ah şu oda duvarlarının dili olsa da konuşsa” diye düşündüm. Ablamla uzun geceler boyu geçen sohbetlerimizi mi anlatırlar, dostlarımla birlikte oturup içki içtiğimiz zamanları ve yaptığımız besteleri mi dillendirirler, sevgililerimle baş başa geçirdiğim romantik ve tutkulu anları mı utanarak söylerler, yoksa yalnız başına geçirdiğim ve kimi zaman hayatı sorguladığım, kimi zaman da ağladığım anları mı fısıldarlar… Tüm o anıların sesleri odanın içerisine hapsolmuş gibiydi.

Tam odadan çıkacaktım ki kapının ardında işçilerin almayı unuttukları bir koliyi gördüm. Sürükleyip koliyi antreye doğru geçtim. Merdivenin başına oturdum. Kolinin ağzı henüz bantlanmamıştı. İçini açıp baktığımda “Yeşil Tabağı” gördüm. Çıkardım içerisinden ve kucağıma aldım. Yeşil Tabak, çocukluğumdaki en değerli eşyalarımı ve şekerlerimi içine koyduğum, zaman zaman kenarında köşesinde oyuncak adamlarımı yürüttüğüm, arabalarımı sürdüğüm, evimizin önemli bir eşyası olan camdan yapılma, antika koca bir çanaktı. Ama adı hep "Yeşil Tabaktı".

Kucağımda Yeşil Tabak, merdivende oturup bahçeyi izlerken aklıma ben daha 4-5 yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğraf geldi. Aynı yine bu merdivende çekilmiş bir fotoğraf. Şu an tam oturduğum bu basamakta dedem oturuyor, onun hemen altındaki basamakta babam ve bir basamak daha altta ben oturuyordum. O fotoğrafı çok anlamlı ve imgesel bulmuşumdur hep. Üç kuşak anlam, önem ve yaş sıralamasına göre merdivende yerlerini almıştı o pozda.

Ve o an işte daha fazla kendimi tutamayarak gözyaşları içerisinde hıçkırıklara boğuldum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar çenemde birikip Yeşil Tabağın içerisine damlıyordu. Bir kez daha Yeşil Tabak en değerli şeylerimi koruyordu…

- SON -





(Müzik: Mirkelam - Hatıralar)

4 Ocak 2011 Salı

ODYA MİTLERİ




…Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Bir su damlası gibi berrak ve serin yüreği,
Onu taşıyan billurdan bedeniyle,
İnsan suretine büründü,
Işığıyla aydınlatacak ruh bulmak üzere…

*** *** ***

Çiçeklerle bezenmiş yolda, ayakları yere basmadan geliyordu Odya,
Kokular ve tılsımlarla
Cennet varsa eğer, onun geldiği yerdi
Ve onun yüzüne bakabilmek tüm tatlara eşdeğerdi…

*** *** ***

Karanlık gecede parladı Odya’nın yüzü, gölün yüzeyindeki nergis çiçekleri kokusunun ardına gizlenmiş olan sahibesini görünce… “Sahibem?” diye fısıldadı Odya…

Derinden bir soluk duyuldu önce, rüzgarın esintisi sonra, inceden hafif bir yağmur başladı usul usul gölün üstüne.

Odya’nın yüzüne düşen damlalar kristal halini aldılar ve döküldüler oradan Odya’nın ellerine… Sonra eğildi Odya, bir nergis çiçeğini aldı ve ellerindeki kristalleri içine koyarak hafifçe sürdü gölün üzerinde ileriye, sahibesine doğru.

Kız eğilip aldı sudakini ve “Ben sahiben değil, ustanım senin” dedi, “kalbinin aynasıyım senin…”

“Peki öyleyse” dedi Odya, “Ustamsanız benim, hangi konuda eğitim alacağım sizden? Eğer ki kalbimin aynası iseniz, bu kadar güzel midir kalbim, sizin gibi?”

“Ben senin kalbin kadar saf ve güzel değilim” dedi kız… “Herhangi bir eğitim de almayacaksın benden, sadece fazlalıkları atıp heykeli ortaya çıkarıyorum ben.”

Odya sevinçle “O zaman siz bir sanatçı olmalısınız, benim gibi!” dedi. Odya şimdi nergis çiçeklerine basarak gölün yüzeyinde yürümeye başladı, kıza doğru ilerliyordu, ellerini açmıştı, bedeni ıslaktı ve rüzgar uzun dalgalı saçlarını uçuşturuyordu geriye doğru…

Odya tuttu kızın kar beyazı ellerinden, teni ipek gibiydi… Birkaç nergisi birleştirdi ve yanına çekti kızı… Ustasının yüzü Odya’nın ışığından parladı gecenin kör karanlığında… Şimdi gölün üzerinde, yağmurun altında iki parlak siluet duruyordu… Odya hafifçe uzandı ve kızın dudaklarına dudaklarını yaklaştırdı...

Nefeslerinin sıcaklığını hissedebiliyorlardı… Kalplerinin atışlarını da… Kız gözlerini kapamıştı, Odya ise yüreğinin yansımasına bakar gibiydi… Ve o anda, o iki kalp atışının arasındaki zamanda olan olmuştu, Odya ustasının dudaklarına dudaklarını dokundurmuş, kızı öpmüştü! Ve işte o anda zaman duruvermişti, yağmur yağmıyordu, damlalar havada asılı kalmıştı, rüzgarın sesi yaprakların üzerinde duruyordu…

Ve karanlık gece…

Gölün üzerindeki aşıklardan öyle parlak bir ışık saçılmıştı ki geceye, her yer güneşin aydınlattığından daha parlak olmuştu ve havadaki yağmur damlaları parıldıyor, bir gökkuşağı onları sarıyordu…

*** *** ***

…Ve ağladı Bulutların Kızı,
Gözünden dökülen bir damla yaş süzülmeye başladı gökyüzünde
Ve içinde Odya…
Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Uyandı ikinci uykusuna…

*** *** ***

…Ve güneş doğdu bütün ihtişamıyla
Odya onu karşılamak için yükseldi ve çıktı bulutlar arasına
Ve orada rastladı Bulutların Kızı’na, onu yaratana
Ve ağladı Odya
Gözünden süzülen bir damla yaş karıştı bulutlara
Oradan da düştü toprağa
Ve içinde Odya
Uyandı üçüncü uykusuna…


*** *** ***

(Müzik: Onur - 14)
(Resim: Vladimir Kush - Haven)

27 Eylül 2010 Pazartesi

ŞATO





Ah yine depresif kış moduna giriyorum.

Bu fotoğrafı bir blogda gördüm ve çok etkilendim. Burası Kadıköy'de bulunan tarihi Moda İskelesi. Etkilenmemin sebebi ise aynen bu manzaralar eşliğinde pek çok anımın olması.

Eskiden üst katı açıklıktı, çatısı yoktu ve harabe görünümündeydi. İlk içkimi burada içtim ben. Sene '99, aylardan sonbahar aylarıydı...

Kadraja sığmamış ama sol tarafta İstanbul'un Prens Adaları görünür. Sağ taraftan direk karşıya bakıldığında ise Sarayburnu ve Ahırkapı açıkları görünür. Güneşin batışını izlersin Ayasofya ve Sultanahmet Camii minareleri arkasından.

Ve kışın dalgalar kampçılar Moda sahillerini, kayalıklarını... Sert, serin bir rüzgarda korunak ararsın kendine. Sigaranın yarısını içer rüzgar seninle birlikte. Şarabına eşlik eder martılar.

"Şato" deriz biz bu mekana. Eskiden hüküm sürdüğümüz bu mekanda şimdilerde fincanı bir köpek öldüren fiyatına "cafe latte" satılıyor. Lüks motorlarından ve otomobillerinden "ciks" insanlar inip, mini eteklerini uçuşturmamaya gayret ederek yürüyorlar iskeleden. Halbuki bilseler yaslandıkları duvarlara işerdik biz bir zamanlar.

Gençliğimizin en hızlı zamanlarında, en tutkulu bestelerimizi rüzgara karşı seslendirirdik direklerinin arasında. Kuytusunda ilk kez bir kız yatmıştı dizlerime gün batımında.

Bu anlattıklarımın hepsi gerçek, hepsi yaşandı ve o günleri çok özlüyorum zaman zaman.

Ve yine sürükleniyorum bu fotoğraftaki gibi depresif, melankolik ruh hallerine. Sonbahar tüm hüznüyle çöküyor yavaş yavaş bedenime. Güneş artık içimi ısıtmıyor. Ve biliyorum ben istemesem de ayaklarım beni sürükleyecek rüzgarlı Moda Sahillerine... Bir kuytu köşe bulup sigaramı yakmaya çalışacağım, kulağımda beni benden alıp götüren müzikler olacak. Kayıp ruhlar gibi etrafımda dolanacak anılarım. Bir de varsa param, köpek öldüren şarabım...

(Müzik: Dire Straits - Brothers In Arms)