21 Ocak 2011 Cuma

YEŞİL TABAK



Çeşmenin yanından dönüp de bahçesinde dev gibi yükselen heybetli çamı tekrar gördüğümde, kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Buna nasıl dayanacaktım bilmiyordum. Yaşlı evin merdivenlerini çıkarken, nakliyat firmasından gelen işçiler de son kolileri aracın kasasına yüklemiş ve orayı, bir daha geri dönmemecesine terk ediyorlardı.

Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Kapının sesi boş evin içinde vahşi bir kısrağın kişnemesi gibi yankılandı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Fark ettim ki doğduğumdan beri yaşadığım bu evi ilk defa bomboş, eşyasız bir şekilde görüyordum. Garipsedim, yabancılaşmıştım. Sonra odalara bakmak ve unutulan bir şeyler var mı diye kontrol etmek istedim. Her adım atışımda yankılanan ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Önce mutfağa gittim. Küçüktü belki ama önemli miydi bu? Yıllarca burada ne yemekler pişmişti. Eskiden, bayramlarda annem günler öncesinden yemekler yapmaya başlardı. Bir orduya yetecek kadar yemek pişirilirdi o zamanlarda. Birden kendimi havayı koklarken buldum. O su böreğinin, zeytinyağlı yaprak sarmalarının kokusu burnuma gelmişti adeta.

Yatak odasına geçtim sonra. Tuvalet masasının izi hala yerindeydi. Gitarımı boynuma asıp, o büyük aynasının karşısına geçip ergen yaşlarda, ilk konserimi verdiğimi anımsadım yüzümde hafif bir tebessüm ile…

Sonra salona uğradım. Ablam ve benim tarafımdan en çok eleştiri alan odasıydı evin. Sadece misafir geldiğinde oturulurdu salonda, o pufidik minderli koltuklarında. Anneme şakayla karışık “Madem böyle bir oda var, illa misafir geldiğinde mi oturmalıyız?” diye söylenir ve otururduk ablamla karşılıklı. O bayramlarda, davetlerde, özel gün ve gecelerde az kişi ağırlamadı orası. Şimdi hayaletlerini görüyorum o insanların. Sanki hala orada, hala o leziz sohbetlerini ediyorlar.

Adımlarım beni odama, daha doğrusu bir dönem sürekli ama ablam taşındıktan sonra, sadece buraya geldiğinde paylaştığım odamıza götürdü yavaş yavaş. Kapısını açarken sanki aynı eşyalar ile görecekmişim gibi hissettim. Sanki her zaman olduğu gibi odama giriyordum. Ama bir kez daha boş bir odayla karşılaşmak beni gerçeğe geri döndürdü. “Ah şu oda duvarlarının dili olsa da konuşsa” diye düşündüm. Ablamla uzun geceler boyu geçen sohbetlerimizi mi anlatırlar, dostlarımla birlikte oturup içki içtiğimiz zamanları ve yaptığımız besteleri mi dillendirirler, sevgililerimle baş başa geçirdiğim romantik ve tutkulu anları mı utanarak söylerler, yoksa yalnız başına geçirdiğim ve kimi zaman hayatı sorguladığım, kimi zaman da ağladığım anları mı fısıldarlar… Tüm o anıların sesleri odanın içerisine hapsolmuş gibiydi.

Tam odadan çıkacaktım ki kapının ardında işçilerin almayı unuttukları bir koliyi gördüm. Sürükleyip koliyi antreye doğru geçtim. Merdivenin başına oturdum. Kolinin ağzı henüz bantlanmamıştı. İçini açıp baktığımda “Yeşil Tabağı” gördüm. Çıkardım içerisinden ve kucağıma aldım. Yeşil Tabak, çocukluğumdaki en değerli eşyalarımı ve şekerlerimi içine koyduğum, zaman zaman kenarında köşesinde oyuncak adamlarımı yürüttüğüm, arabalarımı sürdüğüm, evimizin önemli bir eşyası olan camdan yapılma, antika koca bir çanaktı. Ama adı hep "Yeşil Tabaktı".

Kucağımda Yeşil Tabak, merdivende oturup bahçeyi izlerken aklıma ben daha 4-5 yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğraf geldi. Aynı yine bu merdivende çekilmiş bir fotoğraf. Şu an tam oturduğum bu basamakta dedem oturuyor, onun hemen altındaki basamakta babam ve bir basamak daha altta ben oturuyordum. O fotoğrafı çok anlamlı ve imgesel bulmuşumdur hep. Üç kuşak anlam, önem ve yaş sıralamasına göre merdivende yerlerini almıştı o pozda.

Ve o an işte daha fazla kendimi tutamayarak gözyaşları içerisinde hıçkırıklara boğuldum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar çenemde birikip Yeşil Tabağın içerisine damlıyordu. Bir kez daha Yeşil Tabak en değerli şeylerimi koruyordu…

- SON -





(Müzik: Mirkelam - Hatıralar)

4 Ocak 2011 Salı

ODYA MİTLERİ




…Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Bir su damlası gibi berrak ve serin yüreği,
Onu taşıyan billurdan bedeniyle,
İnsan suretine büründü,
Işığıyla aydınlatacak ruh bulmak üzere…

*** *** ***

Çiçeklerle bezenmiş yolda, ayakları yere basmadan geliyordu Odya,
Kokular ve tılsımlarla
Cennet varsa eğer, onun geldiği yerdi
Ve onun yüzüne bakabilmek tüm tatlara eşdeğerdi…

*** *** ***

Karanlık gecede parladı Odya’nın yüzü, gölün yüzeyindeki nergis çiçekleri kokusunun ardına gizlenmiş olan sahibesini görünce… “Sahibem?” diye fısıldadı Odya…

Derinden bir soluk duyuldu önce, rüzgarın esintisi sonra, inceden hafif bir yağmur başladı usul usul gölün üstüne.

Odya’nın yüzüne düşen damlalar kristal halini aldılar ve döküldüler oradan Odya’nın ellerine… Sonra eğildi Odya, bir nergis çiçeğini aldı ve ellerindeki kristalleri içine koyarak hafifçe sürdü gölün üzerinde ileriye, sahibesine doğru.

Kız eğilip aldı sudakini ve “Ben sahiben değil, ustanım senin” dedi, “kalbinin aynasıyım senin…”

“Peki öyleyse” dedi Odya, “Ustamsanız benim, hangi konuda eğitim alacağım sizden? Eğer ki kalbimin aynası iseniz, bu kadar güzel midir kalbim, sizin gibi?”

“Ben senin kalbin kadar saf ve güzel değilim” dedi kız… “Herhangi bir eğitim de almayacaksın benden, sadece fazlalıkları atıp heykeli ortaya çıkarıyorum ben.”

Odya sevinçle “O zaman siz bir sanatçı olmalısınız, benim gibi!” dedi. Odya şimdi nergis çiçeklerine basarak gölün yüzeyinde yürümeye başladı, kıza doğru ilerliyordu, ellerini açmıştı, bedeni ıslaktı ve rüzgar uzun dalgalı saçlarını uçuşturuyordu geriye doğru…

Odya tuttu kızın kar beyazı ellerinden, teni ipek gibiydi… Birkaç nergisi birleştirdi ve yanına çekti kızı… Ustasının yüzü Odya’nın ışığından parladı gecenin kör karanlığında… Şimdi gölün üzerinde, yağmurun altında iki parlak siluet duruyordu… Odya hafifçe uzandı ve kızın dudaklarına dudaklarını yaklaştırdı...

Nefeslerinin sıcaklığını hissedebiliyorlardı… Kalplerinin atışlarını da… Kız gözlerini kapamıştı, Odya ise yüreğinin yansımasına bakar gibiydi… Ve o anda, o iki kalp atışının arasındaki zamanda olan olmuştu, Odya ustasının dudaklarına dudaklarını dokundurmuş, kızı öpmüştü! Ve işte o anda zaman duruvermişti, yağmur yağmıyordu, damlalar havada asılı kalmıştı, rüzgarın sesi yaprakların üzerinde duruyordu…

Ve karanlık gece…

Gölün üzerindeki aşıklardan öyle parlak bir ışık saçılmıştı ki geceye, her yer güneşin aydınlattığından daha parlak olmuştu ve havadaki yağmur damlaları parıldıyor, bir gökkuşağı onları sarıyordu…

*** *** ***

…Ve ağladı Bulutların Kızı,
Gözünden dökülen bir damla yaş süzülmeye başladı gökyüzünde
Ve içinde Odya…
Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Uyandı ikinci uykusuna…

*** *** ***

…Ve güneş doğdu bütün ihtişamıyla
Odya onu karşılamak için yükseldi ve çıktı bulutlar arasına
Ve orada rastladı Bulutların Kızı’na, onu yaratana
Ve ağladı Odya
Gözünden süzülen bir damla yaş karıştı bulutlara
Oradan da düştü toprağa
Ve içinde Odya
Uyandı üçüncü uykusuna…


*** *** ***

(Müzik: Onur - 14)
(Resim: Vladimir Kush - Haven)

27 Aralık 2010 Pazartesi

ÇABUK OL ELENI




Hızla yağan sağanak yağmurun altında paniklemiş ve de ürkmüş insan kalabalığını bir devriye arabası sirenleriyle ayırmaya çalışıyordu. Etraf asker kaynıyordu. Sirenlere, ağlayanlara bir de gök gürültüsünün sesi eklenince tam bir kaos ortamı hakimdi bölgeye.

“Durum nedir? Rapor verin bana.” diye söze başladı cipten inerken genç bir Nazi Subayı.

“Durum şu efendim: Görgü tanıklarının anlattıklarına göre restorana ilk önce biri erkek biri kadın iki kişi gelmiş. Daha sonrasında sarışın bir adam daha. Sıradan bir sohbet ortamı hakimmiş. Adamlardan uzun olanı tuvalete gitmek için kalkmış. Daha sonra da kadın –ki nedenini daha öğrenemedik, delirip iki adamı da vurmuş ve kaçmış.”

“Kim bu adamlar peki? Sabıkaları var mı? Kadın kim?”

“Kadının kim olduğunu henüz bilmiyoruz. Adamlar ise direnişçilerden efendim. Uzun olanı Kuzey Cephesinde savaşmış. Sarışın olan ise komünist gruplara üyeymiş. Pek çok bombalı eylemde adı geçiyor.”

Subay ağır adımlarla içeriye doğru ilerliyordu. İçeri girdiğin de ise gerçekten korkunç bir manzarayla karşılaştı. Koca bir kan gölünün içinde iki ceset yatıyordu. İçerisini ise ağır bir koku sarmıştı. Ama işin ilginç tarafı bu koku alışıla geldik ceset kokusu değildi.

“Bu koku da neyin nesi?” diye içinden geçirdi genç subay.

*** *** ***

“Çabuk ol Eleni! Geç kalmak istemiyorum!” diye bağırdı adam. Bunun üzerine kadın biraz daha hızlı yürümeye başladı. Atina’nın dar sokaklarında yağmurdan daha fazla ıslanmamak için saçakların altına sığınarak yürümeye çalışıyorlardı.

“Yağmur üç gündür durmadan yağıyor, donuma kadar ıslandım! Eleni hadi!”

“Tamam Alex! Elimden geleni yapıyorum!” diye karşılık verdi kadın.

Adam yaklaşık 1.90 vardı ve biraz da yapılıydı. Lise dönemlerinde okul takımında yer alan ve okul çıkışı serserilik yapan tiplerdendi. Savaş patlak verince okulunu bırakmış ve orduya yazılmıştı. Kuzey Cephesinde savaşırken gözüne saplanan bir şarapnel parçası yüzünden, eline gazi madalyası verilmiş ve evine yollanmıştı. Şimdi yaşı otuzuna merdiven dayamasına rağmen mihver devletlere karşı mücadelesini sivil olarak veriyordu.

Kadın ise ondan kısa idi. Alımlı bir vücudu, kızıl saçları ve yeşil gözleri vardı. Atina’nın arka caddelerindeki bir genel evde çalışıyordu, ta ki müşterilerinden biri olan Alex’e kapılana kadar. Şimdi günün her saati onunla takılıyor.

…Ve sonunda gelmişlerdi restoranın önüne. İçeri girdiler ve bir masaya oturdular. Birkaç dakika öylece sessiz oturdular. Alex sürekli etrafa bakınıp duruyordu, gelenlere ve çıkanlara… Oturdukları yerden onlara bakmak kolaydı.

Garson kız yanlarına gelip ne istediklerini sordu.

“Hımm… Ben bir tiramisu bir de kırmızı şarap alacağım” dedi Eleni mönüye bakarak.

“Siz bayım?”

“Ben bir soğuk bira istiyorum ve de senin o nefis kalçalarının tadına bakmak.”

“Alex!” dedi kadın sertçe. Adam kıs kıs gülüyordu. Garson kız bu tip durumlarla her gün karşılaştığı için umursamadı ve siparişleri hazırlamaya gitti.

“Kimi bekliyoruz Alex?”

“Kapa çeneni! Ve ben sana konuş diyene kadar da konuşma! Tamam mı?”

“…”

“Sana bir şey sorduk! Tamam mı?”

Kadın kısık ve ağlamaklı bir sesle “tamam” dedi. Bu sırada garson kız tekrar geldi masaya. Siparişleri servis yaptıktan sonra:

“Borcunuz 5 drahmi” dedi ve çekti gitti.

Adam ceplerini yokladı ve kadına bakıp “5 drahmin var mı Eleni?” diye sordu. Kadın hiç cevap vermeden sadece kafasını kaldırıp adama baktı. Adam hiçbir zaman yanında para taşımazdı. Her defasında Eleni’den para isterdi. Kadın “var” der gibi kafasını salladı ve tatlısını yemeğe devam etti.

O sırada restoranın kapısı bir daha açıldı ve içeri sarışın bir adam girdi. Islaktı. Şaşkın şaşkın etrafa bakarken Alex' in sesini duydu:

“Hey Greg!”

Adam sesin geldiği yöne doğru döndü. Alex ile Eleni’yi görünce suratındaki hafif bir tebessümle birlikte masalarına doğru yürümeye başladı.

“Alex! Naber? Hey fıstık sen nasılsın bakalım?”

“Otur Greg. Dur sana bir bira ısmarlayayım.” Adam garson kıza seslendi ve masaya bir bira daha getirmesini emretti. Bu sırada Gregor Eleni ile konuşuyordu, havadan sudan.

“Demek az daha vuruluyordun ha?” diye söze girdi Alex.

“Evet, az daha bomba götümde patlıyordu bu sefer. Seninle yaptığım son işti bu. Bir daha bu işlere bulaştırma beni.”

“Hadi anlatsana olayı. Nasıl kurtuldun bombadan?”

Tam o sırada garson kız tekrar masalarına uğradı. Birayı bırakıp gitti.

“Birliğin önünde mi oldu olay?”

“Tam önünde değil, birkaç yüz metre ötesinde…”

İki adam hararetli bir şekilde konuşmaya daldılar. Kadın ise birkaç dakika onların konuşmalarını anlamsız bir şekilde dinledi ve daha sonra sıkılarak etrafa bakınmaya başladı. Dışarıda hala yağmur yağıyordu. Restoranın içi ise kimi dışarıdan yeni gelmiş olan ıslak insanlarla, kimi de dışarıya çıkıp tekrar ıslanacak olan insanlarla doluydu. Eleni içerideki insanları süzmeye başladı:

Sol masada yaşlı bir adam vardı ve yorgun görünüyordu. Çok yavaş hareketlerle yemeğini yemeye çalışıyordu. Onun arkasındaki masada ise genç bir kadın üç ile beş yaşları arasındaki kız çocuğuna bir hikaye kitabı okuyor, bu sırada çocuk ise yemeğini yemeye çalışıyordu. Sağ köşedeki masadaysa daha çocuk denecek yaşlarda olan bir çift çok ateşli bir şekilde öpüşüyorlardı. Eleni tekrar kendi masasına ilgisini verdi. Tiramisudan bir çatal daha aldı ve bu iki adamın konuşmalarını dinlemeye devam etti.

“Baktım ileride iki tane nazi askeri var. Arkalarından dolanıp bombayı bahçeye bırakmayı düşündüm.”

“Peki seni görmediler mi Greg?”

“Hayır, karanlığın içinde bekliyordum. Neyse, ne diyordum? Çantanın içinden bombayı çıkarttım ve düzeneği çalıştırmak istedim. Ama senin bu salak bombacın düzeneği ters kurmuş. Ben orda onunla uğraşırken askerler beni fark etti ve bulunduğum yere doğru gelmeye başladılar. O an tek şansım vardı. Bombanın fitilini ateşleyerek onların üzerine doğru atmaktı. Öyle de yaptım zaten ama çok da yakınlardı bana. Anlayacağın az daha ben de uçuyordum havaya. Ama sana şunu söyleyeyim Alex, seninle yaptığım bu son işti. Haftaya ben tekneyle Türkiye’ye gidiyorum ve burnumu bir daha da böyle işlere sokmuyorum. Anladın mı beni? Bu elimi boka bulaştırdığım son işti.”

Alex “tamam” der gibi kafasını sallayıp, birasından bir yudum daha alıp masadan kalktı ve tuvalete doğru yürümeye başladı. Greg’in yalan söylediğini çok iyi biliyordu. Çünkü onu çok iyi tanıyordu. Bu sırada Greg Eleni’ye doğru dönmüş ve bir şeyler konuşmaya başlamıştı. Alex onların sesini duymuştu… Ve o an onların sesini de ekleyince orasının ne kadar da gürültülü olduğunu anladı ve bir an önce oradan çıkmak istedi. Ama çıkmadan önce yapılacak önemli bir iş daha vardı ki o da işemekti…

*** *** ***

Eleni biliyordu… Greg gene ona asılacaktı ve de öyle yaptı. Ne zaman Alex bir yerlere kaybolsa adam bunu fırsat bilip kadına sulanırdı. Ama kadın her defasında çeşitli bahaneler uydurup Greg’in elinden kurtulmanın bir yolunu bulurdu. Çünkü kadın artık fahişelik yapmıyordu. O artık kendisini Alex’e adamıştı.

Ama bu sefer kadın adamın ne dediğini kesinlikle duymuyordu. Kafası çok karışıktı… Zaten hayatında bir düzen yoktu. Sevgilisi serserinin tekiydi. Ona  ya cebinde para olunca ya da düzüşeceği zaman öpücükler konduruyordu ve de ilgileniyordu… Kadın her ne kadar hayatta sert kalmayı başarmışsa da o gerçekte kolay incinen ve de çocukça umutları olan genç bir kız ruhuna sahipti. O da her on sekizinde ki kız gibi evlenmek, beyaz bir duvakla tamamlanan bir gelinlik giymek istiyordu ama Alex bunlardan kesinlikle anlamayan, moronun teki bir herifti.

Tam o sırada bacaklarından yukarıya, kasıklarına doğru çıkan bir el hissetti. Okşuyordu… Ve Eleni düşüncelerinden aniden sıyrılıp, gözlerini o elin sahibi olan adama, Greg’e çevirdi. Adam hala bir şeyler zırvalıyordu.

“Haftaya buradan gidiyorum. Gitmeden önce seninle hoş vakit geçirebiliriz bebeğim. Zaten bu şehirdeki herkese verdin. Kaybedecek hiçbir şeyin yok ama kazanacak çok şeyin var tatlım. Beni eğlendirmeyi başarırsan bakarsın seni de alırım yanıma, birlikte gideriz. Ne dersin?”

O an Eleni’nin gözleri önünden yaşamı geçti. Ve o kısacık zaman diliminde yaşamını değerlendirdi. “Boktan!” diye geçirdi içinden. Belki de adam haklıydı. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Onu orada öldürüp gidebilirdi. Ya da kaçmayıp kendisini de öldürürdü. Böylece hey şeyden kurtulmuş olurdu.

Adam hala zırvalıyordu. Artık eli daha yukarılardaydı. Eteğinin içinden, çamaşırının üzerinden kadının organını okşamaya başlamıştı.

Kadında tepki yok…

Adam okşuyor…

Tepki yok…

Okşuyor…

Ve birden kadının surat şekli değişmiş, inanılmaz bir nefret ve de tiksinme belirmişti. Sanki orada oturan Eleni değil de Şeytan’ın ta kendisiydi.

Greg elini yavaşça kadından çekerek “Derdin ne senin? Neden bana öyle bakıyorsun?” dedi.

Adamın çok korktuğu belliydi. Bunu gözlerinden okumak mümkündü. Adam gözlerini kadının gözlerinden alamıyordu. Midesi bulanmaya ve de üşümeye başlamıştı. Bütün vücudu buz kesmişti. Ama işin ilginç tarafı bunun neden olduğunu anlayamıyordu.

Kadın çok seri bir hareketle çantasındaki silahı çıkarttı ve Greg’in yüzüne doğru doğrulttu. Greg oturduğu yerden yana, yere düştü. O an bütün restoranda bir sessizlik oldu. Herkes ürkmüş bir vaziyette onlara bakıyordu. O saatler gibi geçen iki saniyelik sessizliği silahtan çıkan “klik” sesi bozdu. Ve sonrasında yine bir sessizlik.

Aslında adam çok kez bu tip durumlarla karşı karşıya gelmişti ama bu sefer olay biraz farklıydı. Ona silah çeken bir kadın, bir insan değil sanki Şeytan’dı… Adam da bunu sezmiş olacak ki, oluşan ikinci sessizliği ondan çıkan bir ses bozdu. Adam altına sıçmıştı. Ve ardından yine bir sessizlik…

*** *** ***

Alex tuvalete girdiğinde içeride kimsenin olmadığını fark etti. Bu iyi bir şeydi onun için. Çünkü tuvaletini yaparken yanında birilerinin olmasından hiç hoşnut olmazdı. Bundan cesaret alarak pisuara yöneldi Alex. İşemeye çalıştıysa da pisuara yapamıyordu bir türlü bunu. Hiçbir zaman yapamamıştı zaten oraya. Psikolojik bir durum olduğunu düşündü ve kabinlerden birine yöneldi. Kapıyı kilitledikten sonra işeyebilmişti sonunda. Hem de ne işeme…

Bu uzun işeyiş sırasında dikkatini bir şey çekmişti. Etraf çok sessizdi. Fakat biraz önce masadan kalkarken restoranın çok gürültülü olduğunu düşünmüştü. Oysa şimdi sadece işemesinden kaynaklanan bir şırıltıdan başka bir şey duyamıyordu. “Yalıtım sistemi” diye düşündü kendi kendine. Sifonu çekip ellerini yıkamak için çıktı kabinden Alex. Ve aynanın karşısına geçip ellerini yıkadı ardından. Bu sırada da aynaya bakıyor ve kendisinin ne kadar çökmüş olduğunu düşünüyordu. Uğraştığı işin çok yorucu olduğunu ve artık tehlikeli bir yaşamdan korkmaya başladığını fark ediyordu. Aynı zamanda bir de Eleni vardı ortada. Kadın ona güveniyor, onu seviyordu. Bir an ona çok haksızlık ettiğini fark etti Alex. Çünkü ona iyi bir yaşam borçluydu. Çünkü her ne kadar gösteremese de Alex de Eleni’yi seviyordu. Aslında kafasından geçenler Eleni’siz bir hayatının anlamı olamayacağıydı.

Ve karar verdi Alex o an, o tuvalette. Plan, Greg’in yapacağı gibi bir şeydi. Artık bu işleri bırakıp bir kenara çekilecekti. Eleni ile evlenip mutlu bir hayat sürmekti plan. Belki de bir sahil kasabasına yerleşip balıkçılık ya da tekne yapımı gibi işlerle uğraşmaktı.

Ve o anda Alex, içini bir huzurun ve de mutluluğun kapladığını hissetti. O duygularla tuvaletten çıkıp merdivenlerin basamaklarını yavaş ama kendinden çok emin adımlarla çıkmaya başladı. Ve yine bir şey fark etti Alex; etraf hala sessizdi. “Demek yalıtımdan değilmiş” diye düşündü ve ardından “Çok garip. Peki ne o zaman bu sessizlik?” diye ekledi içinden.

*** *** ***

Alex merdivenlerin son basamağını da çıkarken kafasını yerden kaldırıp ileri doğru baktığında, kendi içinde sormuş olduğu tüm soruların cevabını bulmuştu.

“Siktir! Eleni! Sen ne yapıyorsun?” dedi Alex, Eleni’ye doğru koşarak. Bunu gören Eleni ani bir hareketle silahın namlusunu kendisine doğru koşan sevgilisine doğrulttu.

“Sakın yaklaşma Alex! Sakın!”

Kendisine doğrulan silahı fark eden Alex birden durdu.

“Tamam sevgilim, sakin ol. O silahı indir ve konuş benimle. Sorun nedir tatlım?” dedi Alex ağır ve tırsak adımlarını Eleni’ye doğru yönlendirirken.

“Sorun sensin, sorun Greg, buradaki herkes, hatta dünyadaki herkes! Bu Savaş! Hepiniz benim için birer sorunsunuz. Yaklaşma daha fazla!”

Bu sırada yerde kendi bokunun üzerinde yatmakta olan Greg’de hareketlenmeler başlamıştı. Bunu fark eden kadın bu sefer namlusunu tekrar Greg’e yöneltti.

“Öldüreceğim seni orospu çocuğu! Ölmen gerek senin! Öl!”

“Hayır! Ne olur acı bana, ölmek için çok gencim ben!” diye yalvarmaya başlamıştı korkak adam.

“Tamam bir tanem. Ne olur o silahı indir. Kimsenin ölmesi gerekmiyor.” dedi kadına biraz daha yaklaşmış olan Alex.

Ve birden namlu tekrar Alex’e döndü.

“Sen ne biliyorsun ki bu boktan herif hakkında? Aslında sen de onun gibisin sen de ölmelisin.”

“Hay sıçayım! Eleni! Ne olur kendine gel! İndir şu silahı da! Nedir seni bu hale getiren şey, söyle bana lütfen!”

“Ne mi? Öğrenmek istiyor musun gerçekten?”

“Evet, hem de çok…”

“Tamam söyleyeyim o zaman. Bana bir kere doğru düzgün davranmadın. Hep senin istediklerini yapmak zorunda kaldım. Sen ne istiyorsan hep onu yaptım. Bir kere bile benim düşüncelerime önem vermedin. Bana sürekli ‘paran var mı Eleni? Varsa versene’, ‘hesabı öde Eleni’ , ‘kapa çeneni Eleni’ , ‘sikimi yala Eleni’ , ‘şunu yap Eleni, bunu yap Eleni…’ dedin. Bir kere bile kendi istediklerimi yapmama izin vermedin! Oysa seninle tanışıp, beni o boktan hayattan kurtardığında ne güzel şeyler hayal etmiştim. Tamam demiştim. Hayatım kurtuluyor demiştim… Seninle evlenmek, senin çocuklarını yapmak istemiştim. Meğer ben ne çok yanılmışım. Ha bir de senin şu boktan arkadaşlarını çekmek zorunda kaldım. Sen ne zaman bir yerlere kaybolsan bu piç herif hep bana sarkıyor, benimle düzüşmek istiyor. Aslında sen de bunun farkındasın ama nedense hiçbir zaman sesini çıkarmadın. Artık dayanamıyorum sizlere. İşte bu yüzden hepiniz ölmeyi hak ediyorsunuz!”

“Hayır! Yalan söylüyor Alex! Ben bir kere bile ona elimi sürmedim!” dedi çaresizce yerde artık ağlamaya da başlayan adam.

Eleni silahın namlusunu tekrar Greg’e doğrultarak “Ah! Kes artık göt herif!” dedi.

“Haklısın Eleni. Bak neler hissettiğini biliyorum. Artık her şey yoluna girecek. Sana söz veriyorum bütün bunlar bir daha yaşanmayacak. Evleniriz, çocuk yaparız, nereye istersen oraya gider, orada yaşarız. Sana söz veriyorum, bırakıyorum artık ben de bu işleri. Ben de çok yoruldum. Ben de artık bir düzen kurmak istiyorum. Eleni hadi artık, indir şu silahı.”

Namlu tekrar Alex’e döndü.

“Hayır, yine yalan söylüyorsun. Sen hep bunu yaparsın, bilirim. Sen her zaman tutamayacağın sözler verirsin. İnanmıyorum sana.”

“Bu sefer gerçeklerden bahsediyorum sana. İnanmalısın bana.”

“Ah! Kes! Dayanamıyorum!”

Yerdeki adam durmadan ağlıyor, titriyor, altına sıçıyor ve de işiyordu. Ayaktaki adam  ise durmadan kadınla konuşuyor ve sürekli ona doğru yaklaşıyordu. Kadın ise delirmiş bir vaziyette silahı bir yerdeki adama bir kendisine yaklaşmakta olan adama doğru çevirip duruyordu. Bu sahne yaklaşık beş dakika sürmüştü. Restoranın içerisinde ortam iyice gerilmiş, insanlar iyice korkmuştu. Ama bu üç insandan başka kimse ne konuşuyor ne de hareket ediyordu.

Ve birden silah sesi yankılandı restoranın içerisinde. Tam dört el ateş edilmişti. İki mermi yerde yatan adama, iki mermi sevgilisine…

Yerde yatan iki cesede bir süre baktıktan sonra Eleni kararını verdi. İtalya’ya babasının topraklarına dönecek, orada, çocukluğunda babasından öğrendiği pizzacılığı yapacaktı. Az önce iki adama mermi sıkan ve hala barut kokan parmaklarına baktı, “hala hamur açabilirsiniz” dedi… Ve hızla restorandan çıkıp karanlığın içinde kayboldu.

-SON-

(Müzik: Rammstein - Du Hast)

[Biraz gecikmeli de olsa Aynadaki Aksim'in başlattığı ve PaNDoRa'nın beni de zincire eklemesiyle bana ulaşan bu kurgusal mim'i tamamlamayı başardım. Şimdi ben de çok güzel bir kurgu çıkartacağına inandığım Aslısın'ı mim'liyorum. Kolay gelsin. :) ]

1 Aralık 2010 Çarşamba

UÇURUMUN SANİYELERİ


"Her uçurumun bir saniyesi vardır." demişti biri bana... Yeterince inandırıcıydı. Ama yine de test edip onaylamam lazımdı.

...Ve uçurumun kenarındaydım işte... Aşağı baktım. O kadar yüksekteydim ki aşağısını göremiyordum. Karanlıktı. Ama kayaları kırbaçlayan dalgaların sesini duyabiliyordum, derinden... Derken aşağıdan esen sert, soğuk ve ölüm kokan rüzgarı yüzümde hissettim. Ürperticiydi... Kendime gelmemi sağladı. Bir kez daha düşünmem gerektiğini farkına vardım. Ve bir kez daha düşündüm. Atlamam gerekiyordu. Uçurumun o her saniyesini an ve an yaşamam gerekiyordu. Ve daha fazla düşünmeden bedenimi ve ruhumu boşluğa bıraktım...

Sandığım gibi değildi. Düşünmüştüm ki çok çabuk geçecek... Ama her zaman olduğu gibi yine yanılmışım... Sanki uçuyordum. Ağır ağır süzülüyordum boşlukta. Müthiş zevk vericiydi... Saniyeler bitmek bilmiyordu. Ve her saniyeyi fazlasıyla yaşayabiliyordu insan...

Nedendir bilmem bu uzun uçuş sırasında bir tek şeyi düşünüyordum. "SEN..." İşin ilginç tarafı ise; seninle olan geçmişimi ya da geleceğimi ya da şu anımı düşünmüyor olmamdı. Aklımdaki tek şey "SEN"din... Ne eksiği ne fazlası... Sadece "SEN"... Ve her geçen uzun saniye ile dibe daha da yaklaşıp, soğuk ölümü, ondan daha soğuk bedenimle ama cehennem ateşinden daha sıcak ruhumla kucakladığımı fark ettiğim an, senden de bir o kadar uzaklaşmış olduğumu anladım. Ancak bu uzaklaşma fiziksel bir uzaklaşmaydı. Dibe vurduğum an ruhen sana ebedi en yakın olacaktım.

Artık dibi net bir şekilde görebiliyordum. Sivri devasa kayalar bana doğru uzanıyordu. Hırçın deniz ise onu durmadan kırbaçlıyordu. Artık son saniyelerim olduğunu biliyordum. Bu yüzden "SENİ" daha fazla içime işliyordum.

...Ve son saniyenin içindeydim. İşte o an beynimin içinden milyonlarca düşünce geçti. "Ben ne yaptım?" Artık ölecektim. Bu kaçınılmaz bir "SON"du. Büyük bir pişmanlık duygusu kapladı içimi... Ölecektim... Korkuyordum...

Tam kayalara çarpıp ölecektim ki birden şarkı bitti... Bir trambolinden sıçramışçasına yukarıya, arşa, uçurumun kenarına doğru hızlı bir şekilde çıktım. Bir anda kendimi başladığım noktada buldum. Aşağı doğru bakıyordum... Şimdi yeni bir müzik (parça) daha... Ve yeniden...

-SON-
(2001)

28 Kasım 2010 Pazar

ALEVLER ARASINDA BİR TARİH


Sıkıcı ve de bıkkın bir pazar gününde, elimde televizyon kumandası, şuursuz bir şekilde "zapping" yaparken gördüm bu son dakika haberini. Haydarpaşa Tren Garı yanıyordu.

Çatısından yükselen kasvetli dumanın arasından, şımarık orman perileri gibi dans eden alevler görünüyordu. İnanamamıştım buna, belki de inanmak istememiştim. Gözümde yaşlarla ve kızgınlıkla ve de elimden hiçbir şey gelmeden izleyebilmiştim sadece bu olup bitenleri. Tüm diğer insanlar gibi...

Aklım hemen halihazırdaki komplo teorilerini doğrularken, yüreğim tüm bunları yalanlıyordu adeta. Ama şu saatten sonra neyin nasıl olduğunu sorgulamak biraz anlamsız olacak sanırım. Bence asıl sorulması gereken soru "Bundan sonra ne olacak?" olmalı.

Yabancı ülkelerde de zaman zaman tarihi binalar, eserler yanıyor, zarar görüyor ya da doğal afetler sonucu çeşitli hasarlar alıyorlar. Fakat akabinde hızlı bir restorasyon süreci yaşayıp, tekrar eski ihtişamlı hallerine kavuşuyorlar. Sanırım devletimizden böylesine bir duyarlılık beklemek lüks olacaktır.

Belki tüm bu yaşananları izlerken elimizden bir şey gelmemiş olabilir ama şimdi bize düşen görev, sivil toplum kuruluşlarına olabildiğimizce destek olmak ve medyanın bu talihsiz olayı gündemde tutmasını sağlamak. Eğer ki sivil toplum kuruluşları ve de medya bu işin üzerine gitmez, takipçisi olmazlarsa, geri dönüşü olmayan bir tahribat ve utançla karşı karşıya kalacağız.