18 Nisan 2011 Pazartesi

MİM SARHOŞLUĞU



Bir süredir süren suskunluğumu tekrar gündeme gelen bir mim dalgası ile bozuyorum. Sağolsun Ds' beni de unutmamış ve mimlemiş. Mim'in konusu; Şu an kendi ruh halinizi anlatan, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. Seçim sizin, hangisini istiyorsanız.

Açık konuşmak gerekirse son zamanlarda çok dalgalı bir ruh hali içerisindeyim. Bu yüzden bunu tarif edecek bir söz, ezgi vs bulamıyorum. Ancak bu halet-i ruhiyenin getirdiği bir durum da şudur ki; son bir kaç haftadır iflah olmaz bir şekilde içki içme isteğine sahibim. Ve bunu fırsat buldukça da sonuna kadar gerçekleştirdim. Fakat bu içmeler sanılanın aksine durgunluk, yorgunluk yaratmak yerine, bende aşırı bir hiperaktiflik yarattı. Sürekli içesim ve kendimi dağa, taşa vurasım var. İçemediğim anlarda da zihnimde sürekli yukarıda paylaştığım şarkının nakaratında geçen "Gimme back my alcohol" sözü dolanıyor. Yazımı Charles Bukowski'nin çok sevdiğim bir sözüyle toparlayıp bitirmek istiyorum:

"Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar biçimidir."

(Müzik: Nirvana - Scoff)

14 Mart 2011 Pazartesi

ÇAL YAKAMOZUN ORTASINDA


ÇAL

Hadi şimdi bir şeyler çal benim için
Götür beni çocukluğuma, ufacıklığıma
Ama sende gel benimle
Şöyle bir gezdireyim seni anılarımda
Gör bak hiç de siyah beyaz değil oralar
Henüz hiç kimse terk etmemiş bizi
Binmemiş kimse daha sessiz gemiye
Şarkılar söyleniyor bir ağızdan
Utlar çalınıyor bir yandan
Hadi şimdi sen de bir şeyler çal benim için
Al getir beni yeniden, getir yeniden
Hadi çal, çal şimdi, şimdi çal
Susalım, sessizce yakamozun ortasında
Yakamozun ortasında sessizce
Sen, ben...

*** *** ***

YAKAMOZUN ORTASINDA

Yalnızdım, sensiz başlamıştı metcezir,
Ay pırıltısına selam verdim gitarımla
Ve başladım seni düşünmeye.
Hep seni düşündüm,
Sen ve ben yakamozun ortasında.

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye.
Ama yoktun hiçbir yerde...

Aslında sen hep yanımdaydın,
Aslında sen hep buradaydın.
Düşüncelerimde,
Yüreğimde,
Yakamozun ortasında...

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye,
Yakamozun ortasında...

*** *** ***

25 Şubat 2011 Cuma

BİR RÜYA


Dün gece bir rüya gördüm. Güzel bir rüya... Sıcak bir rüya... Her yer rengarenkti. Bir gökkuşağı misali etrafı renkler sarmıştı. Çok uzun bir aradan sonra kendimi ilk defa böylesine huzurlu hissediyordum. Sanki dünyanın tüm sorunlarından uzaklaşmıştım. Kaygısızdım. Hafiftim.

Önümde bir çiçek tarlası uzanıyordu. Ardında engin bir okyanus görünüyordu. Çiçeklere dokunduğumda onların ayrı ayrı çiçekler olmadığını, aslında bir bütünün parçaları olduğunu fark ettim. Birini koparacak olsam sanki tüm tarla solacak gibiydi.

Çiçekten tarlanın içinde yürümeye başladım. Attığım her adımda toprağı hissetsem de, bu bana havada süzülüyormuşum duygusunu veriyordu. Usulca süzüldüm tarlanın içinde.

Sonra onu gördüm karşımda. Koca tarlanın ortasındaki tek ağacı. Beyaz gövdesi ve kızıl yapraklarıyla uzanıyordu gökyüzüne doğru. Yanına gittim. Üzerinde hiç çiçek olmamasına karşın çok güzel bir koku yayıyordu. Tanıdık bir koku ama ne olduğunu çıkaramadığım. Ona dokunup dokunmama konusunda tereddüdüm vardı. Dokunduğumda tüm yapraklarını dökmesinden korkuyordum.

Etrafında dolandım. Tüm gövdesini inceledim. Üzerindeki kabuklardan olgun bir ağaç olduğu belliydi. Her bir kabuk bir yaşanmışlıktı. Kimisi bir anı, kimisi bir acı, kimisi mutlu geçen bir gün, sevinç, heyecan, üzüntü, kavuşma, kimisi de bir ayrılık iziydi. Ama yine de karşıdan bakıldığında dallarını ilk günkü gibi heyecanla gökyüzüne uzatan genç bir ağaç görünüyordu.

İzler beni köklerine yöneltti. Kalın kökleri toprağa yumuşakça girmişti. Tüm varlığını ona borçlu olduğunu bildiğinden saygıyla tutunmuştu toprağa.

Sonra derin bir nefesle o güzel kokusunu içime çekerek hafifçe dokundum gövdesine. Sıcaktı, sıcacıktı, güneşten daha sıcaktı... Parmak uçlarımdan vücuduma yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Rüzgarın kızıl yapraklarına sürtünüp çıkarttığı sesi duyabiliyordum yüreğimde. Bana anlatıyordu kendisini, yaşadıklarını, gördüklerini, tanık olduğu aşkları, savaşları, ölümleri ve doğumları... Sanki evrenin ilk gününden beri oradaydı ve varolmaya da devam edecekti. Sanki yaşamın kaynağı kendisiydi.

Derken birden sustu. Onun susmasıyla her şey sustu. Ne rüzgarın sesi, ne yaprakların huzurlu hışırtısı, ne kuşların cilveleşmesi, ne de dalgaların şarkısı... Mutlak bir sessizlik... Ürkmüştüm ve titreyerek elimi yavaşça ak gövdesinden çektim. Elimi çekmemle birlikte gövdesi grileşmeye, kızıl yaprakları dökülmeye başladı. Tarladaki çiçekler hızla soldular, boyunlarını büktüler.

Tüm çöküş birkaç dakika içerisinde olmuştu. Şimdi tek gördüğüm kurak bir çölün ortasında, siyah gövdesi ve çarpık dallarıyla gri bulutları parçalayan yaşlı ve de yalnız bir ağaçtı.

Ve uyandım siyah - beyaz bir güne...

*** *** ***

21 Ocak 2011 Cuma

YEŞİL TABAK



Çeşmenin yanından dönüp de bahçesinde dev gibi yükselen heybetli çamı tekrar gördüğümde, kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Buna nasıl dayanacaktım bilmiyordum. Yaşlı evin merdivenlerini çıkarken, nakliyat firmasından gelen işçiler de son kolileri aracın kasasına yüklemiş ve orayı, bir daha geri dönmemecesine terk ediyorlardı.

Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Kapının sesi boş evin içinde vahşi bir kısrağın kişnemesi gibi yankılandı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım. Fark ettim ki doğduğumdan beri yaşadığım bu evi ilk defa bomboş, eşyasız bir şekilde görüyordum. Garipsedim, yabancılaşmıştım. Sonra odalara bakmak ve unutulan bir şeyler var mı diye kontrol etmek istedim. Her adım atışımda yankılanan ses kulaklarımı tırmalıyordu.

Önce mutfağa gittim. Küçüktü belki ama önemli miydi bu? Yıllarca burada ne yemekler pişmişti. Eskiden, bayramlarda annem günler öncesinden yemekler yapmaya başlardı. Bir orduya yetecek kadar yemek pişirilirdi o zamanlarda. Birden kendimi havayı koklarken buldum. O su böreğinin, zeytinyağlı yaprak sarmalarının kokusu burnuma gelmişti adeta.

Yatak odasına geçtim sonra. Tuvalet masasının izi hala yerindeydi. Gitarımı boynuma asıp, o büyük aynasının karşısına geçip ergen yaşlarda, ilk konserimi verdiğimi anımsadım yüzümde hafif bir tebessüm ile…

Sonra salona uğradım. Ablam ve benim tarafımdan en çok eleştiri alan odasıydı evin. Sadece misafir geldiğinde oturulurdu salonda, o pufidik minderli koltuklarında. Anneme şakayla karışık “Madem böyle bir oda var, illa misafir geldiğinde mi oturmalıyız?” diye söylenir ve otururduk ablamla karşılıklı. O bayramlarda, davetlerde, özel gün ve gecelerde az kişi ağırlamadı orası. Şimdi hayaletlerini görüyorum o insanların. Sanki hala orada, hala o leziz sohbetlerini ediyorlar.

Adımlarım beni odama, daha doğrusu bir dönem sürekli ama ablam taşındıktan sonra, sadece buraya geldiğinde paylaştığım odamıza götürdü yavaş yavaş. Kapısını açarken sanki aynı eşyalar ile görecekmişim gibi hissettim. Sanki her zaman olduğu gibi odama giriyordum. Ama bir kez daha boş bir odayla karşılaşmak beni gerçeğe geri döndürdü. “Ah şu oda duvarlarının dili olsa da konuşsa” diye düşündüm. Ablamla uzun geceler boyu geçen sohbetlerimizi mi anlatırlar, dostlarımla birlikte oturup içki içtiğimiz zamanları ve yaptığımız besteleri mi dillendirirler, sevgililerimle baş başa geçirdiğim romantik ve tutkulu anları mı utanarak söylerler, yoksa yalnız başına geçirdiğim ve kimi zaman hayatı sorguladığım, kimi zaman da ağladığım anları mı fısıldarlar… Tüm o anıların sesleri odanın içerisine hapsolmuş gibiydi.

Tam odadan çıkacaktım ki kapının ardında işçilerin almayı unuttukları bir koliyi gördüm. Sürükleyip koliyi antreye doğru geçtim. Merdivenin başına oturdum. Kolinin ağzı henüz bantlanmamıştı. İçini açıp baktığımda “Yeşil Tabağı” gördüm. Çıkardım içerisinden ve kucağıma aldım. Yeşil Tabak, çocukluğumdaki en değerli eşyalarımı ve şekerlerimi içine koyduğum, zaman zaman kenarında köşesinde oyuncak adamlarımı yürüttüğüm, arabalarımı sürdüğüm, evimizin önemli bir eşyası olan camdan yapılma, antika koca bir çanaktı. Ama adı hep "Yeşil Tabaktı".

Kucağımda Yeşil Tabak, merdivende oturup bahçeyi izlerken aklıma ben daha 4-5 yaşlarındayken çekilmiş bir fotoğraf geldi. Aynı yine bu merdivende çekilmiş bir fotoğraf. Şu an tam oturduğum bu basamakta dedem oturuyor, onun hemen altındaki basamakta babam ve bir basamak daha altta ben oturuyordum. O fotoğrafı çok anlamlı ve imgesel bulmuşumdur hep. Üç kuşak anlam, önem ve yaş sıralamasına göre merdivende yerlerini almıştı o pozda.

Ve o an işte daha fazla kendimi tutamayarak gözyaşları içerisinde hıçkırıklara boğuldum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar çenemde birikip Yeşil Tabağın içerisine damlıyordu. Bir kez daha Yeşil Tabak en değerli şeylerimi koruyordu…

- SON -





(Müzik: Mirkelam - Hatıralar)

4 Ocak 2011 Salı

ODYA MİTLERİ




…Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Bir su damlası gibi berrak ve serin yüreği,
Onu taşıyan billurdan bedeniyle,
İnsan suretine büründü,
Işığıyla aydınlatacak ruh bulmak üzere…

*** *** ***

Çiçeklerle bezenmiş yolda, ayakları yere basmadan geliyordu Odya,
Kokular ve tılsımlarla
Cennet varsa eğer, onun geldiği yerdi
Ve onun yüzüne bakabilmek tüm tatlara eşdeğerdi…

*** *** ***

Karanlık gecede parladı Odya’nın yüzü, gölün yüzeyindeki nergis çiçekleri kokusunun ardına gizlenmiş olan sahibesini görünce… “Sahibem?” diye fısıldadı Odya…

Derinden bir soluk duyuldu önce, rüzgarın esintisi sonra, inceden hafif bir yağmur başladı usul usul gölün üstüne.

Odya’nın yüzüne düşen damlalar kristal halini aldılar ve döküldüler oradan Odya’nın ellerine… Sonra eğildi Odya, bir nergis çiçeğini aldı ve ellerindeki kristalleri içine koyarak hafifçe sürdü gölün üzerinde ileriye, sahibesine doğru.

Kız eğilip aldı sudakini ve “Ben sahiben değil, ustanım senin” dedi, “kalbinin aynasıyım senin…”

“Peki öyleyse” dedi Odya, “Ustamsanız benim, hangi konuda eğitim alacağım sizden? Eğer ki kalbimin aynası iseniz, bu kadar güzel midir kalbim, sizin gibi?”

“Ben senin kalbin kadar saf ve güzel değilim” dedi kız… “Herhangi bir eğitim de almayacaksın benden, sadece fazlalıkları atıp heykeli ortaya çıkarıyorum ben.”

Odya sevinçle “O zaman siz bir sanatçı olmalısınız, benim gibi!” dedi. Odya şimdi nergis çiçeklerine basarak gölün yüzeyinde yürümeye başladı, kıza doğru ilerliyordu, ellerini açmıştı, bedeni ıslaktı ve rüzgar uzun dalgalı saçlarını uçuşturuyordu geriye doğru…

Odya tuttu kızın kar beyazı ellerinden, teni ipek gibiydi… Birkaç nergisi birleştirdi ve yanına çekti kızı… Ustasının yüzü Odya’nın ışığından parladı gecenin kör karanlığında… Şimdi gölün üzerinde, yağmurun altında iki parlak siluet duruyordu… Odya hafifçe uzandı ve kızın dudaklarına dudaklarını yaklaştırdı...

Nefeslerinin sıcaklığını hissedebiliyorlardı… Kalplerinin atışlarını da… Kız gözlerini kapamıştı, Odya ise yüreğinin yansımasına bakar gibiydi… Ve o anda, o iki kalp atışının arasındaki zamanda olan olmuştu, Odya ustasının dudaklarına dudaklarını dokundurmuş, kızı öpmüştü! Ve işte o anda zaman duruvermişti, yağmur yağmıyordu, damlalar havada asılı kalmıştı, rüzgarın sesi yaprakların üzerinde duruyordu…

Ve karanlık gece…

Gölün üzerindeki aşıklardan öyle parlak bir ışık saçılmıştı ki geceye, her yer güneşin aydınlattığından daha parlak olmuştu ve havadaki yağmur damlaları parıldıyor, bir gökkuşağı onları sarıyordu…

*** *** ***

…Ve ağladı Bulutların Kızı,
Gözünden dökülen bir damla yaş süzülmeye başladı gökyüzünde
Ve içinde Odya…
Ve bulutlar arasından yeryüzüne indi Odya,
Uyandı ikinci uykusuna…

*** *** ***

…Ve güneş doğdu bütün ihtişamıyla
Odya onu karşılamak için yükseldi ve çıktı bulutlar arasına
Ve orada rastladı Bulutların Kızı’na, onu yaratana
Ve ağladı Odya
Gözünden süzülen bir damla yaş karıştı bulutlara
Oradan da düştü toprağa
Ve içinde Odya
Uyandı üçüncü uykusuna…


*** *** ***

(Müzik: Onur - 14)
(Resim: Vladimir Kush - Haven)