4 Haziran 2011 Cumartesi

RÜYALARIM VOL. 1 - KARANLIK VE SOĞUK



Bir koridor... Yerleri siyah beyaz karolarla döşeli bir koridor. Duvarları dar, tavanı basık... Havada dezenfekte kokusu var. Bir hastane koridoru. Ucunda bir kapı, yamuk yumuk, gotik bir kapı. Kapının orada, tavanda bir floresan lambası, yanıp sönüyor düzensizce...

İçimde anlamsız, korkuyla karışık ama ilk defa yaşadığım bir heyecan. Öylece bekliyorum koridorda. Ses yok, insan yok. Neyi beklediğimi bilmiyorum, neden orada olduğumu da...

Kapının ardından ağır aksak adım sesleri duyuyorum. Kapı açılıyor. Bir hemşire, yeşil ameliyat önlüğü kan içinde, hayli fazlaca... Kucağında bir şey taşıyor, bir yastık ya da tepsi... Bezi kan içinde...

Ağır adımlarla yanıma yaklaşıyor, yaklaştıkça gözleri tavana dikili, trans halinde. Kucağında ne taşıdığını görüyorum. Avuç büyüklüğünde hayvan mı insan mı olduğu belli olmayan ceninler, sanki et parçaları, kanlı...

Hemşire yanımda durup bir şarkı mırıldanıyor; "Yedi ölü bebek, yedisi de yüzüğün içinde..."

Hemşire trans halinde...

Havada kan kokusu var...


(Müzik: Onur - Dark & Cold)

2 Haziran 2011 Perşembe

MÜSLÜM GÜRSES ALKOLDEN ARINMA VE "KLİNİK TEDAVİSİ" ÜZERİNE ANALİZLER


#1) Emin olmamakla birlikte gözlerimiz bizi yanıltmıyorsa eğer ironik bir biçimde çekimin yapıldığı mekan Üsküdar Kuzguncuk'taki Eski Tekel Binası'dır.

#2) "Alkol bütün kötülüklerin anasıdır" temalı bu çalışmada, alkolden nasıl bir "klinik tedavisi" ile arınacağımız bizlere uygulamalı olarak gösterilirken, hatun kişinin büyük bir zevkle sigarasını tüttürmesi izleyiciyi ikilemlere sürüklemekte ve izleyicide az önce izlediği ve artık tiksindiği alkol yerine "Neyse boşver, yak bir sigara" duygusu uyandırmaktadır.

#3) Görselin ilk dakikasında er kişinin "Bağla beni nnnığğaahhh" söylemi ve ilerleyen dakikalarda hatun kişinin bağlı ve hareket edemeyen er kişiye bakarak "zevkle" sigarasını içmesi BDSM Fetişizmi kategorisinde değerlendirilip, "Çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayınlar yapılmaması" ilkesini ihlal edebileceğinden +18 yaş uyarı işaretinin konması gerekmektedir.

#4) O kadar çok süt içmek insanda gaz yapar.

#5) Filmin çekildiği dönemi de dikkate alırsak uygulanan "klinik tedavisinde" er kişiye içirilen SEK marka şişe sütler filmin yüksek maliyetini gözler önüne sermektedir. Film yüksek bütçeli bir prodüksiyondur.

#6) Film boyunca alkolden arınmaya çalışan Müslüm Gürses'in bir başka şarkısında geçen "Açılsın meyhaneler / Yıkılsın minareler" sözü izleyiciyi daha farklı çelişkilere sürükleyen bir başka noktadır.

#7) Filmin soundtrack'inde kullanılan şarkı izleyicide "Of ulan! Kuralım çilingir sofrasını, açalım yanına da bir büyük..." deme ve uygulama isteği uyandırmaktadır.

#8) Yukarıda sıralandığı gibi BDSM Fetişizmi ve süt materyallerinin kullanımı aslında yönetmenin, rahatsız filmlerin rahatsız (deli/dahi) yönetmeni Stanley Kubrick'in "A Clockwork Orange (Otomatik Portakal)" filmine inceden bir göndermesidir. Yönetmen böylelikle büyük ustaya olan saygısını sunmaktadır.

18 Nisan 2011 Pazartesi

MİM SARHOŞLUĞU



Bir süredir süren suskunluğumu tekrar gündeme gelen bir mim dalgası ile bozuyorum. Sağolsun Ds' beni de unutmamış ve mimlemiş. Mim'in konusu; Şu an kendi ruh halinizi anlatan, bir ezginin melodisiyle ya da bir şiirin satırlarıyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktarınız. Seçim sizin, hangisini istiyorsanız.

Açık konuşmak gerekirse son zamanlarda çok dalgalı bir ruh hali içerisindeyim. Bu yüzden bunu tarif edecek bir söz, ezgi vs bulamıyorum. Ancak bu halet-i ruhiyenin getirdiği bir durum da şudur ki; son bir kaç haftadır iflah olmaz bir şekilde içki içme isteğine sahibim. Ve bunu fırsat buldukça da sonuna kadar gerçekleştirdim. Fakat bu içmeler sanılanın aksine durgunluk, yorgunluk yaratmak yerine, bende aşırı bir hiperaktiflik yarattı. Sürekli içesim ve kendimi dağa, taşa vurasım var. İçemediğim anlarda da zihnimde sürekli yukarıda paylaştığım şarkının nakaratında geçen "Gimme back my alcohol" sözü dolanıyor. Yazımı Charles Bukowski'nin çok sevdiğim bir sözüyle toparlayıp bitirmek istiyorum:

"Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar biçimidir."

(Müzik: Nirvana - Scoff)

14 Mart 2011 Pazartesi

ÇAL YAKAMOZUN ORTASINDA


ÇAL

Hadi şimdi bir şeyler çal benim için
Götür beni çocukluğuma, ufacıklığıma
Ama sende gel benimle
Şöyle bir gezdireyim seni anılarımda
Gör bak hiç de siyah beyaz değil oralar
Henüz hiç kimse terk etmemiş bizi
Binmemiş kimse daha sessiz gemiye
Şarkılar söyleniyor bir ağızdan
Utlar çalınıyor bir yandan
Hadi şimdi sen de bir şeyler çal benim için
Al getir beni yeniden, getir yeniden
Hadi çal, çal şimdi, şimdi çal
Susalım, sessizce yakamozun ortasında
Yakamozun ortasında sessizce
Sen, ben...

*** *** ***

YAKAMOZUN ORTASINDA

Yalnızdım, sensiz başlamıştı metcezir,
Ay pırıltısına selam verdim gitarımla
Ve başladım seni düşünmeye.
Hep seni düşündüm,
Sen ve ben yakamozun ortasında.

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye.
Ama yoktun hiçbir yerde...

Aslında sen hep yanımdaydın,
Aslında sen hep buradaydın.
Düşüncelerimde,
Yüreğimde,
Yakamozun ortasında...

Kumsalı koştum boydan boya,
Ucunda seni bulurum diye.
Denizi aştım bir uçtan bir uca,
Belki oradasındır diye,
Yakamozun ortasında...

*** *** ***

25 Şubat 2011 Cuma

BİR RÜYA


Dün gece bir rüya gördüm. Güzel bir rüya... Sıcak bir rüya... Her yer rengarenkti. Bir gökkuşağı misali etrafı renkler sarmıştı. Çok uzun bir aradan sonra kendimi ilk defa böylesine huzurlu hissediyordum. Sanki dünyanın tüm sorunlarından uzaklaşmıştım. Kaygısızdım. Hafiftim.

Önümde bir çiçek tarlası uzanıyordu. Ardında engin bir okyanus görünüyordu. Çiçeklere dokunduğumda onların ayrı ayrı çiçekler olmadığını, aslında bir bütünün parçaları olduğunu fark ettim. Birini koparacak olsam sanki tüm tarla solacak gibiydi.

Çiçekten tarlanın içinde yürümeye başladım. Attığım her adımda toprağı hissetsem de, bu bana havada süzülüyormuşum duygusunu veriyordu. Usulca süzüldüm tarlanın içinde.

Sonra onu gördüm karşımda. Koca tarlanın ortasındaki tek ağacı. Beyaz gövdesi ve kızıl yapraklarıyla uzanıyordu gökyüzüne doğru. Yanına gittim. Üzerinde hiç çiçek olmamasına karşın çok güzel bir koku yayıyordu. Tanıdık bir koku ama ne olduğunu çıkaramadığım. Ona dokunup dokunmama konusunda tereddüdüm vardı. Dokunduğumda tüm yapraklarını dökmesinden korkuyordum.

Etrafında dolandım. Tüm gövdesini inceledim. Üzerindeki kabuklardan olgun bir ağaç olduğu belliydi. Her bir kabuk bir yaşanmışlıktı. Kimisi bir anı, kimisi bir acı, kimisi mutlu geçen bir gün, sevinç, heyecan, üzüntü, kavuşma, kimisi de bir ayrılık iziydi. Ama yine de karşıdan bakıldığında dallarını ilk günkü gibi heyecanla gökyüzüne uzatan genç bir ağaç görünüyordu.

İzler beni köklerine yöneltti. Kalın kökleri toprağa yumuşakça girmişti. Tüm varlığını ona borçlu olduğunu bildiğinden saygıyla tutunmuştu toprağa.

Sonra derin bir nefesle o güzel kokusunu içime çekerek hafifçe dokundum gövdesine. Sıcaktı, sıcacıktı, güneşten daha sıcaktı... Parmak uçlarımdan vücuduma yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Rüzgarın kızıl yapraklarına sürtünüp çıkarttığı sesi duyabiliyordum yüreğimde. Bana anlatıyordu kendisini, yaşadıklarını, gördüklerini, tanık olduğu aşkları, savaşları, ölümleri ve doğumları... Sanki evrenin ilk gününden beri oradaydı ve varolmaya da devam edecekti. Sanki yaşamın kaynağı kendisiydi.

Derken birden sustu. Onun susmasıyla her şey sustu. Ne rüzgarın sesi, ne yaprakların huzurlu hışırtısı, ne kuşların cilveleşmesi, ne de dalgaların şarkısı... Mutlak bir sessizlik... Ürkmüştüm ve titreyerek elimi yavaşça ak gövdesinden çektim. Elimi çekmemle birlikte gövdesi grileşmeye, kızıl yaprakları dökülmeye başladı. Tarladaki çiçekler hızla soldular, boyunlarını büktüler.

Tüm çöküş birkaç dakika içerisinde olmuştu. Şimdi tek gördüğüm kurak bir çölün ortasında, siyah gövdesi ve çarpık dallarıyla gri bulutları parçalayan yaşlı ve de yalnız bir ağaçtı.

Ve uyandım siyah - beyaz bir güne...

*** *** ***