"Uyan!"
İçimden yükselen bu çığlıkla gözlerimi açtım. Gün hala aydınlanmamıştı. Dışarıdaki sokak lambasının solgun ışığı, yatağın üzerine düşerek odanın içini aydınlatıyordu.
Duvardaki saatin sarkacının yavaş yavaş salınımı sessizliği bozan tek şeydi. Tik... Tak... Tik... Tak...
Peki ya kafamın içindeki sesler? Odanın dinginliğinin tam aksine, kafamın içinde, yüzlerini görmediğim insanların sesleri dolanıyor, susmak bilmiyorlardı: "Haydi gel, şuraya oturalım." , "Bana ilaçlarımı verebilir misin?" , "Daha sert, daha hızlı, daha güçlü!" , "Huzurluyum ve hayatımın değişmesini istemiyorum, şimdilik..." , "Ne zaman buluşuyoruz?" , "Sakın onu üzme, lütfen..." , "Bir bira daha alabilir miyim?" , "Seni çok özlemişim..." , "Zaten hep bir başkası olmaz mı hayatlarında?"
"Kalk!"
İçimdeki sesi bir daha dinledim ve kalktım yataktan. Işığı açmadım, pencerenin önüne doğru yürüdüm. Sokak bomboştu, terk edilmiş bir havası vardı. Pencereyi açtığımda taze çam kokusu doldu birden ciğerlerime. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Hava açık ve temizdi. Yıldızlar ne kadar da parlak görünüyorlardı öyle. Ama gözümün görebildiği yıldızlar aslında benden zaman ve mekan olarak çok da uzaktaydılar. Bu uzaklığın bir benzerini iç bükey bir biçimde kendi içimde, ruhumda da hissediyordum. Ruhumdan bir yıldız kadar uzaktaydım.
"Bekle!"
Saatin sarkacı aynı yavaş salımına devam etse de sanki dakikalar daha hızlı akıyordu. Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları kovalar olmuştu. Bense her gece aynı saatte uyanıp pencerenin önünde bekliyordum.
"Godot'yu bekle!"
(Görsel: belive in Evolution - Clock )
(Müzik : Pink Floyd - Time)
