22 Mart 2012 Perşembe

INTO THE WILD



Ana rahmine düştüğün andan itibaren çevrendekiler tüm hayatını şekillendirmeye başlarlar. Daha sen birkaç haftalıkken isminin ne olacağına karar verirler. İlk adımlarını atmaya başladığında hangi okullarda okuyacağın bellidir artık. Ağzından ilk sözcük dökülür dökülmez mesleğin de seçilmiştir. Artık bundan sonra senin üzerine düşen vazife, başkaları tarafından sana biçilmiş olan bu hayatı eksiksiz yerine getirmektir sadece.

Bu illüzyon içinde sen hayatını yaşarken, tüm gerçekliklerden uzaklaşmış, hipnotize olmuş ve sana sunulan bu sahte dünyaya inanmış olursun. Bu öylesine bir inançtır ki, artık bu yaşamın dışındaki bir yaşamı kabul etmez, reddedersin, nefesin tükenene kadar bağıra çağıra savunursun.

Bu sahte yaşam içinde bir takım sana dayatılan, güya "mutlu olmak istiyorsan" sloganlı ama aslında tam tersine, senin mutluluğunu sömüren bir takım tuzakların içine düşersin farkına bile varmadan. Toplum içinde statü sahibi olmak uğruna, sana empoze edilen okullarda okursun, yüksek maaşlı işlerde çalışmayı hayal edersin.

Ve bir gün, o sıcak ilkbahar sonrasında havaya attığın kepin daha yere düşmeden, patronunun bile kim olduğunu bilmediğin bir işte kendini çalışır bulursun. Kazanacağın ilk üç kuruş para ile de yaşamın boyunca senden çaldıkları mutlulukları geri alabilmek için yeni kıyafetler alırsın (tek tip), bir otomobil alırsın (sanki ihtiyacın varmış gibi), iki haftalık paket tatil programları satın alırsın (eve döndüğünde o iki hafta boyunca ne yaşadığını bile anlamadığın)...

Adına "kaliteli yaşam" dedikleri tüm bu şeyler saçmalıktır. Anlamsızdır. Benliğin yitirilmesidir. Sistematik bir biçimde bireyin toplum ve ekonomi karşısında köleleştirilmesidir. Ne acıdır ki bunun farkına bile varamadan ölür çoğu kimse.

Oysa bunların hiçbirine ihtiyacın yok. Aidiyet duygusu sana sonradan aşılanmış bir zehirdir. Cebinde insani ihtiyaçlarını karşılayacak parandan fazlasına ihtiyacın yok. Yatlara, katlara, arabalara ihtiyacın yok. Seni sen yapan şey paranla satın alabildiklerin değil. Parayla bilgeliği satın alamazsın. Parayla ruhunu özgürleştiremezsin.

Kendini bir topluluğa, bir gruba, bir ırka, bir şehre, bir ülkeye, bir devlete ait hissetmene gerek yok. Bir yere ait olma zorunluluğu senin hareketlerini kısıtlar. Tek başına yürüyemezsin, tek başına düşünemezsin.

Bu yaşadığının "hayat" olduğunu sanıyorsan çok büyük bir yanılgı içerisindesin. Hayat, cam plazaların içindeki ofislerde değil. Hayat, süper marketlerin reyonlarında teşhir edilmiyor. Hayat, kullandığın arabanın kaputunun altında değil. Hayat, şuursuzca televizyon kanalları arasında gidip gelmek ya da internette o siteden bu siteye tıklamak arasında gizli değil.

Hayat, şu an oturduğun şehrin çok dışında. Hayat, ormanın, doğanın içinde. Hayat, rüzgarda savrulan ağaçların yapraklarındaki hışırtıda. Hayat, hayvanların ürkek bakışlarında. Hayat, nehrin güçlü akıntısında. Hayat, ıssız bir çölün tam ortasında. Hayat, yüksek bir dağın zirve noktasında.

Hayat dışarıda! Gerçek orada, seni bekliyor...

(Görsel : Onur Diribaş - Into The Wild)
(Müzik : Eddie Vedder - Society - Music for the Motion Picture Into the Wild)

7 yorum:

Shinrai Shinrai dedi ki...

There's a dreamy river flowing
Down the street from my house
I walk down there after work
But I paddle my way home

There's a dreamy river flowing
On every street corner in the world
And if that young moon is in the
sky
She'll wink at you and let you pass by

There's a dreamy river flowing
From my refrigerator into my mouth
It only costs a few dollars
To keep those shelves stocked

There's a dreamy river flowing
From my mouth into my gut
There's a dreamy river flowing
From my wank into the street
There's a dreamy river flowing
In my mind as I lay to sleep

There's a dreamy river flowing
From a town I've never been to
Across this great country
And also from overseas
Sometimes from people's kitchens
Transversing time and space
I float down this river
Every night and day

There's a dreamy river flowing
From the hops and the malts and sugar
I call it my brother, I call it my wife
I call it my true friend

Let me float upon you dreamy river
And drown all these sorrows
That call to me from pasts I've severed


Spencer Breau'dan güzel bir şiir.. (format bozuldu ama biraz..)

O güçlü nehrin akıntısına ancak güvenli bir köprüden "bakabilenlere" ithaf olsun. Çöl ve dağ için bir şey diyemeceğim:) İyi bir yazıydı bu.
Günaydın!

Lô - Lâ dedi ki...

bir guru'nun gunlugu .. : )

guzeldi ancak gercek su ki etiketlenmisiz *barcode* .. icimizde ki prangalari cozemeden dediklerinin hic birini reel'e donusturemeyiz ..

guzeldi ..

Onur Diribaş dedi ki...

Lô-Lâ, dediğine katılıyorum. Öncelikle bizi bağlayan bu prangalardan kurtulmamız gerekiyor.

Ben daha orta okul yıllarındayken babam bana bir öğütte bulundu; "Sakın ola hayallerine, düşlerine prangalar vurma. Onları özgür bırak."

Lô - Lâ dedi ki...

ozgur kavramanina inanmiyorum ben ..

yok oyle bir sey ..

Onur Diribaş dedi ki...

Lô - Lâ, kişinin içinde, düşüncelerinde, hayallerinde başlar özgürlük. Benim de inandığım bu...

K.C.S. dedi ki...

Öncelikle kalemine sağlık.

ve..

Bu müzik var ya bu müzik... Ah ben ne çok severim bu parçayı.

Onur Diribaş dedi ki...

K.C.S. teşekkür ederim bir kez daha beğendiğin için.

Bu şarkıyı beni de çok etkiliyor. Neredeyse her gün bir doz dinliyor ve eşlik ediyorum gitarımla Eddie Vedder'a. :)